Gezi’den 15 Temmuz’a Kıyamımızın Hikâyesi

Posted on Temmuz 14, 2018

0


Lakin ey Şükürler Tanrısı

Geç kalmadı yine de

En son bir hak teslim töreninde

Ey Şükürler Tanrısı, sana diyorum

Ey Türkiye

Gözleri senin üzerindeydi

Acelesi vardı evet evet bildiğin acelesi

Hakkı yenmiş bir toprağın

Hak teslim törenindeydi, gördüm,

Çok şükür, çok şükür, gördüm

İzzet Yasar[1]

 

15 temmuz

Gezi’den bugüne kadarki süreç, feraseti, aklı, vicdanı olan pek çok insanda ciddi dönüşümlere yol açtı. Halkının çoğunluğu tarafından takdir gören, girdiği her seçimi açık ara kazanan birisine yönelik, üstelik ülke ekonomisi ve Türkiye’nin Müslüman ve mazlum milletler arasındaki itibarı en iyi düzeydeyken, Gezi ile (aslında daha da öncesiyle) başlayan operasyonlar, o ana kadar uyanmamış pek çok insanı uyandırdı. Gezi, görüntüde “solcu”, arka planda global neo-liberal haramzadelerin yürüttüğü bir işgal girişiminin ilk adımıydı. Ülkenin yüz yıldır haracını yiyen büyük holdinglerin, kendine sanatçı diyen soytarılar sürüsünün ve onların global ağababalarının yürüttüğü operasyonun sokak ayağındaki “solcu” görünüm, biraz kafası çalışan herkesi şüphelendirecekti elbette. [2]

Nitekim Gezi ile başlayan süreç, topla tüfekle kendi halkının üstüne ateş eden, kendi meclisini bombalayan Fetöcü teröristlerin işgal girişimi ile son evresine geldi. Gezici ile Fetöcü arasındaki korelâsyonu ve patron-ortaklığını görmekten başlamalıyız her şeye… Gezi, işgal girişiminin ilk evresiyse, 15 Temmuz da son evresiydi ve çok şükür milletimizin feraseti, basireti, cesareti, Hakk’a imanı ile bitirildi.

15 Temmuz gecesini hatırlamak, Gezi’nin ülkemizde başlattığı işgal sürecini anlamak için elzemdir. O gece, işgal girişimini haber alır almaz, abdest alıp sokağa çıkan, ölmek var ama vatanı namussuza teslim etmek yok diyenler vardı bir yanda; öte yanda da benzin, erzak ve atm’lerde para çekme kuyruğuna girenler… Bir yanda hemen yanıbaşında kendilerine ateş eden namussuzlar varken süs havuzunda abdest alanlar vardı; öte yanda ise Allah’a “vatanımıza milletimize yardım et!” duamıza eşlik eden o müthiş salâları susturmayı ve salâ okuyan müezzinleri dövmeyi görev bilmiş şerefsizler…

Gezi ile başlayan ve 15 Temmuz’dan bugüne kadar gelen süreçte öğrendiğimiz şeyler, yüz yıllık bir tarihin sıkıştırılmış bir versiyonuydu adeta. Gezi’den önce bilmezdim vatanın bu kadar kıymetli olduğunu… Vatanı kaybetme korkusunun hiçbir başka korkuyla ve kayıpla kıyaslanamayacağını… 15 Temmuz gecesi, Bursa’da, abdest alıp, bir yandan yüksek sesle tekbirler getirip, öte yandan “Allah’ım bu gecenin sabahında bir vatanımız kalacak mı!” diye gözyaşı dökerek meydana koştururken, belki de ilk defa kendimiz için korkmayıp vatanımız için korkmanın ne demek olduğunu anlıyorduk. Evden ölmeyi göze alarak, şehit olmayı bekleyerek çıkmanın, ölümden zerre kadar korkmamanın, o gecenin bir mucizesi olduğunu düşünüyorum hâlâ. O gece sokaklara çıkan insanlardan bildiğim hepsinin, sonradan, “şehit olamadım” diyerek üzüldüğüne şahidim. [3]

O gece, bir kıyamet gecesiydi; akla karanın, kirliyle temizin, nefret ile aşkın, ihanet ile vatanı, milleti, dini için canını verebilecek bir cesaretin, münafıklık ile imanın, karanlık ile aydınlığın gerçek bir karşılaşmasıydı. Çok şükür imanı, aşkı, cesareti olanlar kazandı. Vatanımızı, canımızı vermeden kimseye vermeyeceğimizi dosta düşmana ilân ettiğimiz gece…

Salâların kıyamımıza şahit kılındığı o gecenin hiç unutulmaması gerekiyor hiç! O gece Hakk’a kavuşan yüzlerce şehidimizin, birçoğu elini ayağını kaybettiği hâlde hiç şikayet etmeyen binlerce güzel gazimizin ve şehit ya da gazi olamamış ama vatanını, dinini, milletini korumak için çıkmış herkesin ayrı bir hikâyesi vardı belki; ama her hikâyenin ortak yönü, Allah’ın, bu kıyama nurunu kattığı gerçeğinin, hemen her hikâyede bulduğu tecellidir. Allah, o gece tüm Müslüman âleminin ve elbette dünyadaki tüm mazlumların son kalesinin çökmesine izin vermedi çok şükür. Rabbimize bunun için ne kadar şükretsek azdır. Ve her şükrün bir ferasete, basirete ve ders almaya zemin hazırlaması gerektiğini hatırlayarak…

O gecenin belki de en büyük kahramanlıklarıyla en rezil, en şerefsiz hainliklerinin aynı anda göründüğü yerdi 15 Temmuz Şehitler Köprüsü… Ne zaman oradan geçsem, hâlâ şehit kanıyla sulanmışlığı yüreğimi derinden yaralar. Kıpkırmızıdır artık o köprü benim için ve unutmamamız için orada öylece kıyam etmektedir…

O gece köprüde sabaha kadar ateş eden, “Tayyip gitti güneşli günler göreceğiz” diyerek ta akşam 9-10 civarlarında darbeyi bildiklerini deklare edenlerden 44 teröristin evvelsi gün beraat ettiği haberi hepimizi yürekten yaraladı. O gece o köprüde sabaha kadar kalmış, cephaneleri bitinceye kadar ateş etmiş o askerler arasında masum arama kaygısının sonucu oldu bu beraatlar. Hâlbuki darbe olduğunu öğrendiği ilk anda oradan kaçmamış ya da daha iyisi, darbecilere sıkmamış her asker suçludur orada, kimse köprüde masum arayıp şehitlerimizin gazilerimizin hatıralarını kirletmesin, yazıktır günahtır!

Bugün bir başka haberle uyandık güne… Trt-Diyanet’te 22 Haziran 2018’de (Tayyip Erdoğan nasılsa kazanamayacak cesaretinin verdiği bir cüret miydi bu?) tasavvuf musikisi konserinde, sözlerini Pensilvanyalı Haham’ın yazdığı bir eserin yayımlandığından yeni haberimiz oldu.  (Böyle omurgasız bir “tasavvufa” da, böyle tasavvuf müziğine de sonsuz kadar uzağım bunu da yeri gelmişken ifade edeyim. Ben tasavvuftan kıyamı, aşkla kıyamı anlıyorum, zalime korkmadan zalim demeyi, mazlumun yanında canı pahasına olmayı, feraseti, basireti… Feraseti, basireti olmayan ‘tasavvuf ehli’nden olsa olsa İyi Parti’ye bir milletvekili çerezi olur, daha fazla bir şey değil! Nabza göre şerbet veren bir tasavvufla zerre kadar ilgim olamaz, yeri gelmişken belirtmemde fayda var…) Diyanet bunun üzerine bir açıklama yapıp sorumluların iş bıraktırıldığını ifade ediyor. [4]E haberimiz olmasaydı, bu durumun üzerine gidenler olmasaydı üzerine mi yatacaktınız bu rezilliğin söyler misiniz? Trt’nin ve Diyanet’in ve aslında tüm devlet kurumlarının sil-baştan, her üyesi atılıp, tertemiz insanlarla yeniden başlaması gereğinin bir tezahürü olmuş bu olay.

Yargıdaki kimi acayipliklerden, Trt’den Diyanet’e (dünkü Cuma hutbesinin içinde geçen -aslında Fetö’nün ne olduğu en az 6-7 yıldır belliyken bu konuda elini taşın altına sokmamış Diyanet’e söylenecek başka sözler de var, ama şimdilik burada kalsın – iki satırlık, Fetö’yü ilk defa isim vererek terörist ilan eden o kısmın bazı camilerde bazı imamlarca okunmadığına dair aldığımız haberler, durumun vahametine bir kanıt değilse nedir? Açık söyleyeyim; hutbedeki o kısmı okumamış olan hangi imam ya da diyanet görevlisi olursa olsun, bırakın el çektirilmeyi, Fetö örgütü üyeliğinden soruşturma geçirmelidir) kurumlarımızda hâlâ temizlenemeyen ve fırsat kollayan Fetö tıynetine kadar 15 Temmuz gecesinin o kutlu kıyamını gölgeleyen şeylerle karşılaşıyor olmamız umudumuzu kırıyor. Artık devlet kurumlarında “idare eden” değil, Hakk ve hak için gerekeni canını verme pahasına yapacak insanlara ihtiyaç var. Nereye gidip nerede karşılaşırsak karşılaşalım, genelde tam tersi bir idare-i maslahatı gördüğümüzü de üzüntüyle ifade etmek istiyorum. Artık, 15 Temmuz şehitlerinin aziz hatıralarına uygun görev yapacak sorumlulukta insanlar lazım bize… Umuyorum, bekliyorum ve Tayyip Erdoğan’a olan güvenimle (ki yeni Kabine, inşallah bu güvenimizi karşılayabilecek bir kabine, eksikleriyle de olsa…) ülkemizin yeni dönemi, artık böyle insanlara yol açılacak bir dönem olsun.

[1] Dün İzzet Yasar’ı kaybettik. Şahsen tanımazdım; ama Gezi’den beri sosyal medyada yazdıklarını ve “sol” kesimin içinden geldiği hâlde Gezi’den beri vicdanıyla, tam da içinden geldiği kesimle kavgasını gördüğüm, hakkaniyetine şahit olduğum birisi oldu.  Allah’ın, vicdanlı, hakkaniyetli her insanı en son nefeste dahi olsa mükâfatlandırdığına yönelik umudumuzu artıran bir şeydi İzzet Yasar’ın “Hakk’a yürüyüşünde” gördüğümüz. Allah rahmet eylesin, mekânını Cennet eylesin.

[2] Gezi’de ortalığa sanatçı diye dökülenleri, beş yıldır hâlâ besliyor olduğumuz gerçeğini daha kaç bin defa söylememiz gerekiyor onu da bilemiyorum… B.Atay’ları, B.Laçin’leri üreten şey bu balık hafızamız değilse hiçbir şey değildir! O. Ünlü’ye -ki Leyla ile Mecnun dizisi ekibi ile birlikte külliyen Gezi’nin militanı, CB seçimleri öncesinin de militanlığını-hatırlatan birisi olan bu kişiye Müslümanlar olarak -hâlâ-gösterdiğimiz saygı ve sevgiye diyecek ne kelimem ne de hâlim kaldı… B.Atay gibi çapsız, kalitesiz ve insansız bir DHDPKK tipolojisinden “sanatçı” üreten mekanizmamızı ve o mekanizmaları beslemeye devam eden basın ve kültür-sanatımızı sorgulamanın zamanı çoktan geçti…

[3] 15 Temmuz gecesi ile birlikte başlayan ve belki de 1.5 aydan uzun süre, hiç gece uykusu uyuyamadığım o nöbetlerden vakit bulduğum ilk anda o nöbet gecelerinin hâlini yazmıştım o sıralarda… https://envergulsen.wordpress.com/2016/08/02/asimin-nesli-diyorduk-nesilmis-gercek/

[4] http://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/11767/basin-aciklamasi

Reklamlar