Şehirlerimiz Meselesi, Kuzguncuk ve Sapla Samanı Karıştırmak

Posted on Temmuz 16, 2018

1


Bugün ortalık bir haberle “çalkalandı”. Yusuf Kaplan’ın da Twitter hesabında[1] bir isyanla duyurduğu, Kuzguncuk Mahallesi’nin “kentsel dönüşüm alanı yapılması” meselesi, üzerinden pek çok şeyi konuşabileceğimiz bir düğüm noktası aslında. Deneyelim…

kuzguncuk 1

Modernitenin, modern olanın birçok özelliği üzerine konuşulabilir elbette; ancak “modern”in üzerinde pek konuşmadığımız en önemli karakteristiklerinden birisi “saklama saplantısıdır”. Müzecilik, bu saklama saplantısının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Saklamak, bir malzemeyi, bir eseri, bir şeyi, kendi işlevselliğinin, anlamının, yerinin ve ruhunun dışında bir gösteri nesnesi hâline getirmektir ve sadece İslam sanatı ve mimarisinin değil, vahye dayalı bütün kadim sanat ve mimarilerin tam da karşısında konum aldıkları bir sapkınlıktır.

Modern müzecilik saplantısının en önemli çıktılarından birisinin, “geçici olan” ile “kalıcı olan” arasındaki ayrımı yapabilecek kriterleri unutması olduğunu söyleyebiliriz. Neyin geçici, neyin kalıcı olduğunu unuttuğunuz andan itibaren, modern toplumun her alanı ve dolayısıyla modern şehirler de birer çöp kutusuna dönüşür. Sakladığımız her şey, hiçbir şekilde kullanım alanı bulmadan üst üste yığılır ve “gözetimimize” açılır. Hiçbir işlevi kalmamış “eski evler” sırf eski oldukları için saklanır, birisinin kendisine su içmek için yaptığı su kapları, büyük sanat eserleri olarak müzelerde “gösterime” açılır. Bu durum, son derece büyük bir yarılmanın da göstergesidir: Neyin kalıcı, neyin geçici olması gerektiği üzerine çaresizce bilgisizliğin… Bu kriteri yitiren modern tavır, her şeyi istif ederek, saklayarak, ama muhakkak istif ettiği şeyi kendi anlamından, işlevinden ve ruhundan boşaltarak bir gösterim nesnesine dönüştürür.

Modern/post-modern mimarinin “geleneksel” görünen şeylere yönelik tutumunda da bu tavırdan izler görmek mümkündür. Her yeri çirkin ve birbirinin aynı Babil kuleleriyle doldururken, “şehrin şark köşelerinde” arada sırada gidip göreceğimiz ve nostalji yapacağımız müze evler olmasını ister! Şizofreninin mimari tarafından yeniden üretilmesidir bu. İçinde yaşanmayan, yaşanması için üzerine çivi dahi çakamadığınız, Osmanlı’nın ya da daha eski medeniyetlerin “yaşayan ve zamanı gelince ölen” organizmalar olarak inşa ettikleri evler, bir türlü ölemeyen zombilere dönüştürülür böylece.

Eski evlerin “yıkılmak istendiği” ile ilgili ne zaman bir haber duysam ve tepkilerin mahiyetindeki aceleciliği görsem, aklıma Turgut Cansever’in önemli bir Batılı şehir tasarımcısından aktardığı şu sözler gelir: “Bana evlerin 30 senede eskimesini sağlayın, ben size dünyanın bütün şehirlerinin bütün meselelerini çözeyim.”[2] Geçici olması gerekene dair muazzam bir kriterdir bu (Le Corbusier’in İstanbul ile ilgili gözlemlerini anlatırken, mabedlerin taştan, evlerin ahşaptan yapılmış olduğuna dair tespiti de, geçici olanla kalıcı olanın, geçici malzeme ile kalıcı malzeme ile kurulmuş muazzam bir ayrım ilkesine dair önemli bir mimarın gözlemi olarak düşünülmeli) ve Cansever ekler: “Kalıcı nesnelerden oluşan şehrin bu kalıcı nesneler arasındaki çelişkileri onların kalıcılıklarını devamlı kılmaktadır.[3] Donma, ölme ve zombiye dönüşme işte tam da bu tür bir “saklama saplantısı” aracılığıyla oluşan bir şeydir.

Kalıcı olanla (mabedler gibi) geçici olması gereken (evler ve iş yerleri gibi) arasındaki bu ayrım, değişim ve dinamizmin beslediği toplumsal yapının dondurulmaması için elzemdir. “Bir neslin şehri inşa ederken müteakip neslin hayatını tamamen donduracak şekilde kalıcı yapılar yapması, bir neslin diğer neslin hayatına tahakküm etmesi anlamına gelir. Bu da, en fazla kalıcı olmak, en fazla tahakküm etmek tavrını yaşatmış olan Mısır Firavun kültürünün uzantısı olmak demektir.[4]

kuzguncuk 2

Peki, bu bağlamda Kuzguncuk’ta da gördüğümüz Osmanlı evleri üzerinden neler söyleyebiliriz? Yine Cansever’e kulak verelim: “Osmanlı evi, Rönesans’ta düşünüldüğü gibi üzerine hiçbir parça ilâve edilmeyen, içerisinden hiçbir parça çıkarılmayan sanat eseri değil, üzerine ilaveler alabilen, büyüyen ve ilavelerle güzelliğini kaybetmeyen, bu bilincin insanlara kazandırıldığı açık bütünlüklerdi. Tabiî bunun her şeyi kendisinde toplayan bir odak noktasına sahip, tek parçalı bir bütünlüğe nazaran ağırlık merkezi olmayan bir bütünlük karakteri vardı.[5]

Kuzguncuk’ta ya da başka bir yerde kentsel dönüşüme açılacak evlerle alâkalı kaygılar nispeten anlaşılır kaygılardır; ancak bizatihi Osmanlı iskân mimarisinin ana ruhuna tezat olacak bir modern (ki Cansever’in söylediği gibi, bu modernlik kök(en)lerini büyük oranda Rönesans’ta bulur) saklama saplantısında takılı kalmamak kaydıyla. Zira bütün kadim mimariler gibi İslam mimarisi de, geçici olanın, değişime, tabiatın ve toplumun dinamizmine boyun eğeceği bir tevazuunu öngörür.

Kentsel dönüşümde asıl üzerinde durmamız gereken, bu yerlerde bu evlerin nasıl eklemelerle ya da değişikliklerle daha iyi ve toplumsal dinamizmimizin ruhuna uygun şekillendirilebileceği olmalı. Yani bu evleri ve semti nasıl gösteri nesnesi hâline getireceğimiz değil, nasıl eskisi gibi “yaşayacak/yaşanacak” yerler kılacağımız meselesi… Sanatımızın da mimarimizin de temel meselesi hayat ile sımsıkı içli dışlılığıdır. Hayatın dışına attığımız her şey (ki ‘saklanan’ eski evlerin genellikle yangın tehlikesine açık, üzerine çivi dahi çakamadığınız saplantılı şehir müzeleri hâline getirildiğini düşünürsek durum daha da netleşir) modern bakışın şizofrenisini besleyen bir entel kürsüsüne dönüşmekten başka bir işe yaramaz.

[1] https://twitter.com/yenisafakwriter/status/1018823321473945600

[2] Cansever, Turgut. Kubbeyi Yere Koymamak

[3] A.g.e

[4] A.g.e

[5] A.g.e.

Reklamlar