Mesut Özil Meselesine Kelimelerin Ötesi’nden Bakmak

Posted on Eylül 3, 2018

1


Almanya’dan dostluğunu ve kardeşliğini hiç eksiltmeyen Erol kardeşime selam, sevgi ve dua ile…

– Afrikalı şairin davasını almak istiyorum.

– Ama davayı istememiştin…

– Evet… Beni rahatsız etmişti… Buraya geliyor; bizim haklarımıza sahip olduğunu düşünüyor. Sormuyor, talep ediyor. Bütün bunların ötesinde her zaman alaycı.

– Davayı geri çevirme sebebin bu değildi!

– Hayır, haklısın değildi… Sana sebebini söyleyeceğim… Bir göçmenin bir başka göçmeni savunmasının mahkemede iyi görüneceğini düşündün.

– Elbette iyi görünecekti!

– Belki dikkatinden kaçtı; ama ben Almanım!

– Hadi Michia! Kim Alman olmak ister ki? Ben Almanım, sen göçmensin. Aramızdaki farkı görüyorsun, ama başkasının bu farkı sana uygun olmadıkça görmesini istemiyorsun. Oynadığın oyun güzel; ama dikkat et de bu oyundan sıkılmayayım…

– Afrikalı şairin davasını istiyorum…

– Başkası tarafından alındı..

– Kim tarafından…

– Ben! Bizim Afrikalı şairimiz çok zengin dostlara sahip… Bize en yüksek ücreti ödüyorlar ve daha da yükseltmek istiyorlar.

– Bana bunu söylemedin!

– Evet, söylemedim. Biliyordum ve söylemedim; bu senin duruşunu değiştirecek miydi?

– Hayır; algımı değiştirecekti!

Yukarıdaki diyalog, Polonya kökenli, Hollanda’da yaşayan Urszula Antoniak’ın son filmi Kelimelerin Ötesi / Beyond Words (2017)‘den alındı. Mesut Özil ile ilgili mesele gündemimize geldiği andan itibaren “Ben bunun filmini birkaç ay önce izlemiştim!” diyorum her seferinde.

Kim Alman olmak ister ki!” sözü diyalogun en kilit cümlelerinden birisi bana kalırsa. Kendini Alman zanneden, dış görünüşünden yaşantısına kadar saf kan Alman olduğu izlenimi veren Polonyalı bir göçmenin, üstelik dostu, arkadaşı, yediği içtiği ayrı gitmeyen saf-kan-Alman’dan aldığı dersin en kilit cümlesi… Bu cümle, Alman olmanın kötü bir şey olduğunun bir Alman tarafından ikrarı değil elbette; daha çok Alman olmanın sadece kanla gelen ve elbette sadece saf-kan-Almanlara mahsus ulaşılmaz bir imtiyaz olduğunun had bildirmesi…

Siz Almanmış gibi (Batı dışından gelenler için Batılıymış gibi, Avrupalıymış gibi) yapmakta elbette özgürsünüz, Almanya (Batı) bu konuda size sonsuz bir “özgür” alan açar; hatta bunu teşvik de eder! “Almanya’da yaşayan tüm göçmenler kendisini Alman gibi hissetmelidir.” sözü bir politikacının iyi niyetli bir çıkarımından çok daha başka bir şeydir: Alman gibi hissetmek, Alman gibi yaşamak, Alman gibi düşünmek, ne olursa olsun sizin Almanlarla olan benzerliğinizin değil farkınızın altını çizer. “Kendiniz” olmaktan çıktıkça, teşvik edilen “-mış gibi yapmanın” alanında kaybolmaya başlarsınız. Michia’nın, üstelik son derece elit hayatında -mış gibi yaptığı şey, -mış gibi yaparak aslında altını çizdiği şeyin duvarına toslamasına sebep olur!

Almanlık, Batılılık, kişiyi, inancı, hayatı ve düşünceleri anlamında “neyse o şekilde kabul etmek” değil, tam tersi bir entegrizime kapı açmaktır büyük oranda. Bu entegrizm, sadece ve sadece kurumsal ve kişisel itaat mekanizmalarıyla işler. Entegre edilen “göçmenin” göçmenliğinin aradan on nesil geçse dahi tasdiki anlamına gelir bu entegrizm.

Bu durumun sadece Alman olmaya yönelik olduğunu düşünürsek yanılırız. Antoniak, elbette bir Avrupalı olarak işin Avrupa içi -gelişmiş ülke-daha az gelişmiş ülke- ayrışmasıyla ilgilenmiş ve doğal olarak bu ayrışmanın, mesela Müslüman olmakla ilgili tarafının çok daha trajik olabileceğini hesaba katmamış. Ancak, filmde seçilen ve filmin başından itibaren saf-kan Alman olduğuna ikna olacağımız Polonyalının “kendilik” yolunu bulması açısından “aslında toplumsal olarak yakın görünenlerin bile Batı uygarlığındaki uzaklaştırılma pratiklerinin” ifşa edilmesi önemliydi. Filmi bildiğimiz diğer filmlerden çok daha güçlü hâle getiren bir özellik bu. Almanya içinde normalde Almanlardan farklı görünmeyen, onların hayat standartlarının en yükseklerine sahip olan, kariyer veya toplumsal pozisyon açısından saygı duyulan birisinin seçilmesi, diğer göçmenlik hikâyelerinden çok daha çarpıcı bir sonuca vardırıyor filmi: Mesele ekonomik entegrasyon değil; Almanlığın (Batılılığın), inançların en ince ayrıntılarından, bu Almanlığı üreten etnik ve kültürel kodlara kadar birçok faktörün “mükemmel” bir übermensch üretmek için “uyumunda” yatar! İstediği kadar liberal, solcu, ateist, deist vs. olsun, mesele Almanlık (Batılılık) üretmekse, diğer bütün kimliklerin bir alt-kimliğe dönüştüğü üst ve faşizan bir kimlik üretimidir bu. Tüm Avrupa’yı kasıp kavuran o etnik ırkçılığın tüm unsurlarının afili ve cilalı versiyonlarını hâlâ bünyesinde taşıyan bir taş-kimlik.

Mesut Özil’in (Faslı Khedira, Polonyalı Klose, Ganalı Boateng vs. ile birlikte) 2014 dünya kupasını Almanya’ya getiren en önemli futbolcuların başında olduğunu hepimiz biliyoruz. 2018’de özellikle Tayyip Erdoğan ile fotoğraf vermesi dünya kupasındaki Almanya hezimetinin faturasının Özil’e ödetilmesi için bütün sebeplerin önünü açtı. Aynı, filmdeki Michia’ya olduğu gibi Mesut Özil’e de yedikleri içtikleri ayrı gitmemiş Almanlar tarafından hakiki Almanla çakma Alman arasındaki fark gösterildi!

ozil-erdogan1

Almanlık (Batılılık), istediğiniz kadar Almanya’da (Batı ülkesinde) doğun, bir göçmen için, ama özellikle Müslüman bir ülkeden gelmiş bir ailesi olan için, öyle kolay elde edilebilecek bir apolet değildir! Öncelikle, saf-kan olanla farklarınızın her an hatırlatılacağı bir dünyanın mensubu olduğunuzu unutmayacaksınız ve oynanan oyundan saf-kan olanların sıkılmaması için elinizden gelen tüm becerilerinizi göstereceksiniz! Ne kadar bağlı olduğunuzun, Almanlığın, Avrupalılığın, Batılılığın bir imtiyaz olduğunun ve bu imtiyazı sürdürebilmenin ilk şartının asıl kimliğinizi inkâr etmekten geçtiğinin her fırsatta saf-kanların önünde oynanacak bir tiyatroda gösterilmesi gerekir. Almanya’da, Belçika’da, hatta tüm Avrupa ülkelerinde en yoğun İslam düşmanlarının Türk / Arap /İran vs. asıllı milletvekilleri arasından çıkması bu anlamda tesadüf sayılmamalı asla! Zira en afili oyun, kendinizi olmadığınız bir şey gibi gösterme oyunudur ve bu oyun her daim oyun içinde aktif ve görünür olmayı gerektirir. Kabul edilmek için, kendinizi kabul ettirmek istediğinize bağlılığınızı her daim yeniden hatırlatmanız gerekir!

Michia, filmin sonunda, kendini Afrikalı göçmenlerin olduğu bir gettoda zorla dövdürerek (kendi kafasını duvara vura vura!) Almanya’da bir Polonyalı olmanın, bir göçmen olmanın ne demek olduğunun şuuruna varır. Mesut Özil’in de Türkiye’den göçmüş bir Müslüman ailenin evladı olduğunun şuuruna varması için kendini dövdürmesi gerekir. Michia’nın, bir göçmen olduğunu anlaması için kendini Alman sanan göçmenlerin içinde “yok sayılmak”ın ne demek olduğunu tecrübe etmesi gerekmiştir. Sokakta, caddede, markette görünüp de görmezden gelinmenin… Antoniak, filmin sonunda müthiş bir ayna gösterir herkese… Zulüm, katliam olması gerekmez; “yok sayılmak”, “görmezden gelinmek” insan ruhuna vurulabilecek en büyük yaralardandır ve göçmen olmak çoğunlukla da bu demektir.

Michia’nın filmin sonunda yaptıklarıyla; yayımladığı açıklamayla Almanya’da, Batı’da ne kadar kibir varsa ayaklandıran ve bütün bu ayaklanmış kibirleri kendisine saldırtan Mesut Özil’in yaptıkları neredeyse bire bir aynıdır. Özil’in, bir Alman olmanın, ancak ve ancak saf-kan Alman olanlara, ama daha da çok saf-kan-Alman olmanın tüm Batılı kodlarını üreten mekanizmaya kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz mutlak bir itaatten geçtiğinin farkına varması için bu dayağı yemesi gerekiyordu!

Belki Mesut Özil de huzuru, aynı Michia gibi, Berlin’de, dayaktan ağzı yüzü şişmiş bir halde sığındığı bir Türk taksisinde bangır bangır çalan “Belalım” şarkısında bulur kim bilir…

Reklamlar