Değiniler 1

Posted on Eylül 15, 2018

2


Muhafazakâr Kemalizm…

Son zamanlarda üçüncü havalimanının isimlendirilmesiyle ilgili kimi tartışmalar duyuyorum. AKP medyasının “büyüttüğü” (ki o kadar gereksiz, o kadar çapsız, karaktersiz tipi ‘büyüttü’ ki AKP medyası, ülkede olan biten rezilliklerin aslan payının bu medyaya kesilmesi gerekirdi çoktan!) tiplerden birisi “Üçüncü havalimanının isminin 2.Abdulhamid olacağı ile ilgili duyumlar aldım. O havalimanına Atatürk’den başka bir isim verilemez” buyurmuş! Bunun üzerine AKP’nin medyasında ve trol-medyasında “Havalimanının adı İstanbul Havalimanı olsun.” türünden “orta-yol” bulma gayretlerinin başladığını görünce, muhafazakarların, özellikle medya ve kültür-sanattaki bu acınası ezikliği üzerine birkaç kelâm etme gereği duydum.

Balık hafızalı olmayanlar hatırlayacaktır: 15 Temmuz gecesi, şehit ve gazilerimizin o büyük kahramanlık destanlarını, ülkesini işgale gelmiş, dinini bitirmeye yemin etmiş Amerikan köpeklerine bu ülkenin kimlerin ülkesi olduğunu gösteren milletimizin zaferini, Kemalist medyaya ve evet CHP’ye altın tepside sunan AKP medyası ve trolleri geldi aklıma. O trollerden bazıları Kemal Kılıçdaroğlu’na övgü klipleri bile yapmıştı (ödülünü de Kültür Bakanlığı’ndan film desteği almakla aldılar) hatta.

Yenikapı buluşmasına herkes övgüler düzerken, o zaman da söyledim: Yenikapı buluşması tam anlamıyla bir ezikliktir; milletinin zaferini CHP’ye ve 15 Temmuz gecesi ATM ve market kuyruğunda olanlara peşkeş çekmektir. O günlerde türlü bildirilerde de benzer şeyler görmüştük doğrusu. Darbe başarılı olsa, darbenin/işgalin kaymağını yiyecek Batı’nın “etki ajanı” tipler “darbeye karşıymışlar gibi” bildirilere imza atmışlardı. AKP medyasının köşe başlarını tutmuşlar için o günlerde Ulusal TV’lere, Halk TV’lere çıkmak ve orada “Aslında Kemalistlerden darbeci olmaz, daha önceki darbelerin hepsini bu Fetöcüler yaptı!” saçmalıklarını duymak son derece olağan bir eziklik gösterisine dönüşmüştü.  Peki ne oldu? Yenikapı’da, 15 Temmuz gecesi, kanıyla canıyla ülkesi, vatanı, milleti, dini için sokaklarda olanlara, iki hafta geçmeden “darbe tiyatrodur” diyecek insanları alkışlattınız. Darbe tiyatrodur diyecek olanlara, 15 Temmuz gecesinin kahramanlık payesini altın tepside sundunuz.

Muhafazakarlardaki bu ezikliğin, hep “elit Kemosol”a bakıp hiza almanın, çeşitli örneklerini kendi kişisel tarihimde defalarca yaşadım.  15 Temmuz’dan beri de tuhaf bir eğilim var AKP medyası ve “düşünce!” kuruluşlarında! “Atatürk’ü Kemalistlerin elinden kurtaracağız.” deniyor, dünyanın en garip ezikliğiyle… AKKemalizm… Üçüncü havalimanının ismiyle alakalı yapılan tartışmaların temel noktasının, bu havalimanı yapılmasın diye Gezi’den beri Batı’nın her tür rezilliğine, işgal girişimine piyon olan, kendilerini tanımlama biçimleriyle “Mustafa Kemal’in askerleri”nin, istemedikleri, yapılmasın diye her şeyi yaptıkları bir havalimanına, onların istediği bir ismi vermek ya da hiç olmazsa “nötr kalmak” iştiyakına dönüştüğünü görmek hakikaten bir trajedi olmalı! Nasıl, bir devrin ünlü bir Kemalistinin dediği gibi “Bu ülkeye şeriat gelecekse de onu biz getiririz!” cümlesi komediyse, “Atatürk’ü Kemalistlerin elinden kurtarmak lazım!” cümlesi de trajikomedidir.  Trajikomedidir, zira muhafazakarlar dahil birçok grubun, ülkenin yüz yıldır ana anlayışı olan Kemalizmin türlü biçimlerinden ne derece etkilendiklerini açığa vurur. Fetö’ye – üstelik o zamanlar herkes övgülere düzerken – “Müslüman Evanjelistler” ya da “neoliberal Müslümanlar” tabirini boşuna vermiyordum ben! Üstelik o etkilenmelerin/kendine katmaların, Müslümanların duruşunu ne derece çürüttüğünü Fetö’nün macerasından görmek olasıydı en az 10 yıldır…

İki yıldır, kendilerine düşünce kuruluşu diyen ve üyelerinin CB’nin danışmanlığından tutun da türlü gazetelerin köşelerine kadar her yeri doldurduğu (Fetö zamanlarının Genç Siviller’ini hatırlatmıyor mu sizlere?) kuruluşların, adeta “Atatürk’ü AKP’leştirmek çabasının” atlılarına dönüşmesi hakikaten ezikliğin en trajik boyutlarından birisi olmalı… Bu eziklikle Fetö’den Kemosol’a bir tür tenis topuna dönmekten başka ne kalıyor bize? 15 Temmuz muhteşem bir millet zaferiydi, ama o zaferi, kalıcı bir kültür-sanat-medya karakterine dönüştürmediğimiz sürece de bize kalan tenis topu olmaklık olacaktır zaten!

Düşünürlük, düşünce tarihçiliği; film, film tarihçiliği… Ya da akademik garabetlerin adlandırmalarına temel itirazlar…

Düşünmek, bir yolda olma faaliyetidir. Yoldayken, yolunuzu açan, yolunuzu belirleyen “kavramlar” ya da “imgeler” üretirsiniz. O kavram ve imgeler, bitmiş, tümüyle belirlenmiş bir kapalı kutu değil, kendilerinden yeni yollar, kavramlar türetilmesi gereken, yol işaretleridir. Düşünür, tüm yolunu yeyip bitirmiş ve bu yolla da ortalığa “iletişim” için trafik işaretleri olarak kavramları koyan kişi değildir. Dolayısıyla düşünce ile ilgili ilişkimizde iki tür yönelim vardır. İlki, akademik kategorizasyonun bayıldığı “düşünce tarihçiliği”, diğeri ise hakiki düşünürlük… Düşünce tarihçiliği, kavramları bir kategori içerisine yerleştirip, düşünmenin bir biçiminin ya da bir düşünürün düşünmesinin “bitirilmiş/mühürlenmiş” tarihçiliğiyle uğraşır. Üniversitelerdeki felsefe bölümlerinden ilahiyatlara kadar hemen hemen tüm eğilimlerin temel gayesi, bu tür bir tarihçilik ya da daha doğru bir tabirle postacılıktır. İkinci eğilim ise, çok daha az olan, ama her kavramla ilişkisi, o kavramlardan yeni kavramlar, imgeler üretmek niyeti olan hakiki düşünürlerin eğilimidir. Onlar için kavramlar, öncelikle kendilerine “tekme atılması” gereken şeylerdir. Bir düşünürün bitmiş, tamamlanmışlığını değil, onun bitimsiz yolculuğundaki “araştırılması gereken” bir merhaleyi tanımlar. Dolayısıyla düşünürün amacı kavramların eksiksiz bir tarihini hafızada tutmak değil, kavram ve imgelerin kendi yoluna denk düşen görünümlerini kullanmak, gerekirse eğip bükmek, gerekirse onlara tekme atmaktır.

Çok benzer bir şey daha da trajik biçimde sanat ve özelde de film sanatı için sözkonusudur: Film sanatını bir tür “iletişim” biçimine döndürmek! (ki Film bölümlerinin genelde İletişim Fakültesi bünyesinde olmasının garabetinden de anlaşılabilir bu) Akademik sanat/film “öğretileri”nin uydurduğu bir şey vardır: Film çözümlemesi… Bu anlayış, filmi, yönetmeninin her şeyini belirleyip, “biz zavallı” izleyicilere bulmamız için içine sıkıştırdığı “örtülü anlamları” içeren kapalı kutu olarak algılar. Filmi çözümlemek, yönetmeninin “üst perdeden” bitirdiği şeyi, “alt perdeden” algılamak/anlamaktan/çözmekten ibarettir bu anlamda.

Film sanatına asla böyle bakmadım ve bu yüzden “film çözümleme” gibi tabirleri en hafif tabiriyle cahilce buldum. Hâlbuki bir film, hakiki bir sanat eseriyse, aynı hakiki bir düşünce eseri gibi, yönetmeninin bulunduğu pozisyondaki tefekkür/temaşa çabasıdır. Tamamlanmış bir şey değil, tamamlanmamış, tamamlanması da pek mümkün olmayan bir yolu almak için yönetmenini o sırada bulduğu ve tefekkürüne hizmet eden bir “imgeler toplamı”dır. Film izleyicisi, bu tür bir filmle ilişkisini, “çözümlemek” türünden değil, hemhâl olmak ve oradan hareket ederek -aynı hakiki düşünürlerin yeni kavramlar üretmek meselesinde olduğu gibi- yeni düşünme ve hâl biçimleri “üretmek” olarak kurar. Goethe’nin “Her kitap okuma eylemi, aynı zamanda bir yazma eylemidir.” sözünün bir benzeri film için “Her film izleme eylemi, yeni bir film yönetme eylemidir” sözüne dönüştürülebilir rahatlıkla.

Sanat ve özellikle de film sanatı, tefekkür ve temaşa biçimlerinin en yenisi olarak, bir “yolda olma” hâlinin yoluyla ilgilenir; yönetmenin/sanatçının “bilmecelerinin” çözüldüğü bir yukarıdan aşağıya, soldan sağa bir bilmece sayfasıyla değil… Film adına yapılan şeylerin kahir ekseriyetinin ikinci türden olduğu gerçeği, film sanatının hakikatinin ilki olduğu hakikatini değiştirmez!

Mecidi ne yapmak istiyor?

Mecidi’nin son filmi Bulutların Ötesinde”, bir önceki filmi Hz. Muhammed (s.a.v) gibi, “duygusal” alanı önceliyor. Bu da Mecidi’nin daha önceki filmlerinin en önemli başarısı olan manevi alana sirayet etmede gücünü zayıflatıyor.

Bir yönetmen, eğer yaptığı, yapacağı şey hayati bir zorunluluk değilse film yapmamalıdır! Ancak film yapmanın bir doğum şairliği değil de bir “proje” bitince diğerine başlanması gereken endüstriyel bir işe dönüşmesinin sonuçları bunlar. Mecidi, bu son filminde, yapımcısı olan Hintli grubun “Bollywood”una dönüştürüyorsa filmini, Wenders, ABD’ye gittikten sonra, hemen her iki senede bir film çektiği hâlde bir tek iyi film dahi yapamıyorsa artık, Herzog film yapmayı unuttuysa (üstelik devamlı film yaptığı hâlde), sanırım Bela Tarr ya da Aki Kaurismaki’nin o “şerefli bitirişleri” çok daha anlam kazanmalı nezdimizde. O muhteşem Torino Atı‘ndan sonra bir daha film yapmayacağını deklare eden Tarr’ın, sanırım asıl büyük şairliği de bu “şerefli sonlandırma” ile birlikte başlıyor. Hemen her yönetmen Torino Atı gibi bir başyapıttan sonra, o başyapıtın “ekmeğini yemek” yoluyla yeni projelere adım atardı. Yirmi beş yılda üç dört film çekmiş ve benim “Amerika’daki bir münzevi” olarak hep övdüğüm Terrence Malick’in “parayı bulunca” senede üç film çeker hâle gelmesini hazırlayan şehvetlere bakınca Tarr’ın ya da asla duruşundan taviz vermemiş bir Kaurismaki’nin ne derece önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.

Salgınlar ve Suriyeliler…

Son zamanlarda Suriyeli mültecilere yönelik bir başka kampanya devreye sokuldu: Salgınların Suriyeliler aracılığıyla geldiği yönünde bu kampanya sadece kafatasçı yönelimlerin değil, aynı zamanda “aşağılama nesnesi bulma sıkıntısının” bir dışavurumu…

AK Parti iktidarında, özellikle onlarca yıllık yasakların gündemden kalkmasıyla, Kemosol seküler tayfanın özellikle 28 Şubat döneminde şamar oğlanına döndürdüğü kesimi aşağılamasının önüne engeller gelmeye başlamıştı. Zaten her seçim öncesinde ve her fırsatta yaygarasını bastıkları “özgürlükler elden gidiyor!” söylemlerinin temelinde bu vardır. Giden, aşağılama, dövme, hor görme özgürlükleridir…

Ancak son birkaç yılda bu “özgürlüklerini” karşılayabilecekleri mülteciler imdatlarına yetişti! Üstelik de bu mülteciler bilumum 28 Şubat’larda aşağıladıkları Müslümanlara da pek bir benziyorlardı! Hem aşağılayacak, hem de alıştıkları “Müslüman aşağılama ayinlerinin” eksikliğini bu “nesnelerle” gidereceklerdi! Salgınları Suriyeli mültecilere bağlama gayretinin altında toplumsal bir şizofrenini yansıması olduğunu görmek lazım. Zaten seçimden hemen sonra, o övmelere doymadan oy verdikleri CB adayı şahıs da kendilerine şizofrenler diye hitap etmemiş miydi?

Bedelli askerlik

Yukarıda bahsettiğimiz “şizofreninin” bir başka görünümünü de bedelli askerlikte görmek mümkün. İnsanın, en kolay kendisini kandırdığının kanıtını görebileceğimiz ibretlik bir yönü var bedelli askerlik yaygaralarının…

Bir yandan askerliğin bizatihi kendisine düzülen övgüler, öte yanda ise askerlik yapmasın diye, gencecik çocuklar şehit olurken bedelli diye uydurulan bir şeyin şemsiyesi altına “vatansever vatansever” sığınmak…

Adalet elbette bu dünyada yüzde yüz gerçekleşebilen bir şey değil… Ama ülkede zorunlu askerlik varken ve yoksulların çocukları bu “zorunluluğun” en zorunlu hallerinde vatanları için şehit olurken, “benim param var, paramı verir vatanseverliğime de toz kondurmam” söylemi, adaletsiz olduğu kadar, ağır şizofren bir eylemdir de aynı zamanda…

Reklamlar