Birkaç Film Üzerine Kısa Notlar 4

Posted on Eylül 30, 2018

0


Beoning / Burning (2017) – Lee Chang Dong

Tsai Ming Liang’ın River filmini ilk izlediğim zamanı net hatırlıyorum. Film sonrasında haftalarca boynum ağrımış, sanki boynumu eğrilmiş de oynatamıyormuşum gibi hissetmiştim. Filmin aman aman bir konusu, “peşinden koşulacak” bir meselesi yoktu aslında; ama öyle bir “hâl” vardı ki filmde, mekân ile zamanın o muhteşem sinematografik yansımasında kişisel film-i-hâl’inize dönüşüyordu film.

Film sanatının hikâye anlatan, hikâyeye yaslanan bir sanat olduğunu asla düşünmedim. Bir farklılık olmalıydı film sanatını diğer sanatlardan ayıran. River işte tam da o “kapasitesini” sunuyordu filmin. Özetlenmesi imkânsız, hatta gereksiz bir filmdi, ama sizi haftalarca/yıllarca hâline hâldaş kılabiliyordu.

Burning 1

Etkileyici Shi / Poetry filminin yönetmeni Lee Chang Dong, 2018 Cannes’ın en fazla dikkat çekmiş filmlerinden birinde karşımıza çıkıyor bu defa. Poetry‘nin belki hikâyesinin de katkısıyla hâlini bir üst aşamaya taşıyan muhteşem bir film tecrübesi yaratarak. Murakami’nin bir hikâyesinden uyarlama olduğu söyleniyor filmin. Ancak Murakami’nin aslında edebiyatın bir zorunluluğu olarak o ağzı kalabalık tasvirlerinin hiçbirisine gerek duymayan, tümüyle mekân-zaman birlikteliği üzerine kurulmuş “acayip” bir film bu. Aynı River gibi sadece hâliyle bile üzerinizdeki etkisi günlerce süren bir film… Konusunu özetlemeye kalksanız belki de bir paragraftan fazla bir şey söyleyemeyeceğiniz, özetlemeye kalktığınızda da muhakkak saçmalayacağınız bir film-i-hâl…

Film sanatı -eskileri saymıyorum- mesela Torino Atı‘ndaki, mesela River‘daki ve mesela Burning‘deki hâliyle tam olarak -ne işe yaradığını- ve ne için “yaratıldığını” ifşa eder vaziyette. River gibi isterse hiç tasvip etmeyeceğimiz bir “konusu” olsun fark etmez…

Filmi birkaç hafta önceki ilk izlememizden bu yana, atmosferiyle, mekân ve zamanıyla oluşturduğu ruhuyla bizi ikinci, üçüncü defa kendine çağıracak bir film bu. Belki ilk izlemede -Murakami uyarlaması izlemeye gidenlerde özellikle- filmin ne kadar büyük bir film olduğu ve belki de günümüzün başyapıtlarından birisi olduğu fark edilemeyecek; ama her yeni izleyişin biraz daha derin bir hâle yol açacağı bir başyapıt bu film!

Burning 2

Boynum haftalarca ağrımıştı River‘dan sonra, Burning‘den sonra da haftalarca her an devrilecekmiş gibi yürüyüp kalbimi tutacakmışım gibi geliyor bana…

Columbus (2017) – Kogonada

Bu film bir mimari filmi aslında… Mekân mimarisinin film mimarisiyle içli dışlı oluşu üzerine… Film, ilk dakikalarında müthiş bir tutarlılık arz eden kadraj seçimi ve kamera hareketsizliğiyle dikkat çekiyor (iki yerde bozuyor yönetmen bunu; gerçi sahnenin düzenlenmesi gereği bozmaya da mecbur kalıyor ama ben olsam hiç bozmazdım). Bu da filmi izlemeye başladığınız ilk anda “Bu yönetmen ne yaptığının son derece farkında, kadrajları da ne kadar Ozu’yu andırıyor” dedirtiyor insana. Filmden sonra yönetmenini araştırdığımda, ilk uzun metraj filminin bu olduğunu, ama öncesinde birçok kısa-belgesel çektiğini ve bunların çoğunlukla yönetmenler üzerine olduğunu (iki tanesi Ozu, birisi Bresson, birisi Malick üzerine mesela…) öğrenince filmde gördüğümüzü anlamlandırmak kolaylaşıyor.

columbus 1

Bu film de Burning gibi bir mekân-zaman birlikteliği filmi aslında. Filmin, karakterlerin ailevi problemlerinin ön planda olduğu bir hikâyesinin olması durumu değiştirmiyor. Mekânların, insanların ruhunu nasıl etkilediğini sinematografik mekânın aracılığıyla inşa eden bir film… Anladığım kadarıyla ABD’de yaşayan bir Koreli olan Kogonada, bundan sonra muhakkak takip edilmesi gereken bir yönetmen… En azından film sanatının -ne işe yaradığını- bildiğinden emin olmamız bundan sonraki filmlerini merak etmek için yeter sebep…

Custody / Velayet (2017) – Xavier Legrand

Ülkemizde de epey can yakıcı olan kadın cinayetleri / şiddeti üzerine bir Fransız filmi bu… İlk bakışta son derece iddiasız, hatta ucuz bir “hikâye filmi” izlenimi veriyor, ancak yönetmenin hikâyesinin “öncesini” izleyiciye sunmamasıyla giderek tam bir tefekkür filmine dönüşüyor.

Adam, karısı ve çocuklarını neden adım adım takip ediyor? Neden kadın adamdan şehir şehir kaçıyor, çocukları neden babalarına “öteki” diyor? Bunlar hakkında bazı ipuçları buluyoruz filmde, hatta filmin son sahnesindeki o korkunç şiddetin neden olabileceği üzerine pek çok şey söylenebilir. Ancak bu filmi önü-sonu belli diğer bütün filmlerden ayıran çok önemli bir özelliği var. Yönetmen, tam da film sanatının ne olduğunu bilen birisinin yapması gerektiği gibi, filmi bir edebiyat eseri gibi değil, “hayatın herhangi bir yerinden” alınmış bir hayat parçası gibi “kurguluyor”. Bu sebeple, “babayı” o hâle getiren sebeplerin ne olduğu hakkında kesin bir hüküm veremiyor izleyici. Bu durumu başlatan kimdir, asıl suç kimdedir, hiçbir bilgimiz olmuyor. Bildiğimiz tek şey, babanın finaldeki o can yakıcı şiddeti…

custody

Hayat, tüm suçun birisinin üzerine yüklenebildiği tek taraflı bir oyun değil asla. Neredeyse her bağın birbiriyle bağlantılı olduğu çok bilinmezli bir denklem… Film sanatı, aslında tam da o denklemi, denklem olmaklığıyla “tasvir” etme kapasitesiyle edebiyattan ayrılıyor. Xavier Legrand, nerdeyse birkaç ana sahneden ibaret olan filmini, bir tefekkür ortamına dönüştürmeyi, süsleme yapmaması, “açıklama” saplantısına prim vermemesiyle beceriyor. Aslında, bu yazıda sözünü ettiğimiz ilk iki filmin temel yaklaşımı da bu: Film olarak hayat ya da hayat olarak film…

Leave no Trace (2018) – Debra Granik

Modern “uygarlıklar” üzerine bir film bu… “Devasa park-ormanlar ‘yapıp’ o ormanlarda canlı yaşatmayan” bir uygarlık üzerine… Benzer başka filmlerin kolayca didaktik bir natüralizme ve tuhaf da olsa tersten bir materyalizme dönüştürdüğü bir konuyu, adeta Stalker’la ruh akrabası olan bir yaklaşıma evriltmek… Elbette Stalker gibi çok büyük bir filmden söz etmiyoruz, ancak gerçekten beklenmedik incelikte bir filmden bahsettiğimiz kesin…

leave no trace

Bulunduğu her yerde garip yaşayan (Stalker‘ın “bana her yer hapishane” deyişini hatırlayın) bir adamın kızını garipliğine ortak etmesinin macerası bu! “Sahip olduğumuz hiçbir şey yok!” diyor kızına her seferinde; kızı, çocukluğun da getirdiği bir masumiyetle küçük de olsa bir şeylere “sahip olmak” isterken… Hiçbir yere yerleşemeyen, sadece “yolda” kendisi olan bir adam Will. Bu yüzden “uygarlığın” tüm getirilerini elinin tersiyle itecek cesaret ve güzelliğe sahip birisi. Aslında kızını da o güzellikle yetiştirmiş ve güzel kılmış bir adam.

Uygarlık, böyle adamları “loser” diye damgalayarak yutar ve öldürür, ama ölmeyeceği bir yerde yaşamasına da izin vermeyecek kadar sistemlidir!

Halef (2018) – Murat Düzgünoğlu ya da Murat Düzgünoğlu neden Tarkovsky olamıyor?

Neden Tarkovsky Olamıyorum filmini izlediğimde bir yandan çok sinirlenmiş (benim için film tarihinin en güzel sahnelerini, teknik olarak bire bir çekerek film tarihinin en kötü sahneleri hâline dönüştürmesiyle) bir yandan da “neden Tarkovsky olamadığın çok açık be adam!” diye gülümsemiştim.

Halef filmini izlerken son sahnesine varıncaya kadar kafamda oluşan fikir, belki hiç tasvip etmediğim, İslam’da öyle bir şey olmadığını “bildiğim” bir meseleye dahi olsa, inanmanın, insanın ahlâk, davranış ve yaşayış biçimine nasıl katkı yapabildiği üzerine eli yüzü düzgün bir film olduğuydu.

Alevi inancının belirli fraksiyonlarında olan reenkarnasyon üzerine bir film bu görünürde… Vicdan azabı çeken bir adamın ölmüş abisinin reenkarnasyonu ile yüzleşmesi…

“İstersen taşa, toprağa, ağaca, ayakkabı dolabına bile inan da, bir şeye inan!” Filmin, en azından son sahnesine kadar olan bölümü, böyle bir inanca ve bu inancın muhatabını dönüştürme potansiyeline dair eli yüzü düzgün bir film izlenimi veriyordu. Düzgünoğlu, en azından sinematografik anlamda ve rüyaları kullanım şekliyle neden onun gibi olamadığının farkında olmadığı Tarkovsky’nin “biçimsel” izlerini taşımış filme (Ancak bazı yerlerde rüya ile “gerçek” arasındaki ‘fark’ı ağır çekimle kurmaya çalışması, hem gereksiz hem de çok sentetik duruyor. En azından biçimsel anlamda bunun anlamlı olmadığını, dahası filmin kendi gerçekliğine ve rüyasına zarar verdiğini söylemek lazım). Bir “inanç filmi” görünümü vermesiyle de öyle ya da böyle bir ciddiyete sahip bir film…

halef

Peki, nereye kadar? Filmin finaline kadar… Finale kadar, bir müphemlik, bir “bu bir deli saçması mı yoksa cidden böyle bir şey var mı?” sorusunun cevabının olmadığı (Stalker‘ı hatırlayın) bir inanç meselesini taşıyan film, finalde hüküm ve mühür vuruyor: “Ben sizi kandırdım, böyle bir şey yok, böyle bir şeye inanmanız deli saçmasıdır!” Film, o son sahnede bir inanç filminden, kötülüğün araz değil cevher olduğunun onayı olan ve Düzgünoğlugil yönetmen/romancı/şair vs.yi çok iyi tanımlayan başka bir şeye dönüşüyor: Hiçbir şeye inancı olmayan, ciddiye aldığı hiçbir şey olmayan, her şeyle dalga geçmeyi, alay etmeyi marifet sayan “ahlaki ciddiyetsizlik sineması”na… Bu tür sinemanın ortasında –Halef‘de olduğu gibi-  hiçbir “manevi” şeye inanmayan materyalizm, çeperinde de kişisel inanç meselelerini bir psikolojizmle açıklayan, toplumsal meseleleri de sosyolojiye indirgeyen modern “bilimcilikler” vardır.

halef 2

Epey uzun bir zamandır, içlerinde Onur Ünlü’den Ümit Ünal’a, Semir Arslanyürek’e, Tolga Karaçelik’e Türk sinemasının bu döneminin “gözde/güzide” kabul edilen yönetmenleri olan bu sinemayı “ahlâki ciddiyetsizlik sineması” olarak tanımlıyorum. Murat Düzgünoğlu’nu da “ahlâki ciddiyetsizlik sineması” içine dahil etmek mümkün hâle geliyor böylece. Bir zamanlar içlerinde Kieslowski’den Wajda’ya birçok önemli Polonyalı yönetmenin olduğu bir film anlayışına “ahlâki evham sineması” deniyordu. Ahlâki meseleleri önemseyen ve bu meseleleri insan olmanın ortasına ciddiyetle yerleştiren bu film/sanat anlayışının tam tersini yapıyor “ahlâki ciddiyetsizlik sineması”. Bu yüzden de mesela Tolga Karaçelik, Kelebekler‘in sonunda izleyicinin gözüne bakarak “Lan salak sen bunlara inanıyor musun, ben senle dalga geçiyorum, görmüyor musun?” diye dalga geçerek gülüyor; bu yüzden Onur Saylak, Daha başlıklı filminde, mültecilik gibi önemli bir meseleyi, bir pornografik oyun ahlâksızlığına meze kılıyor; bu yüzden Onur Ünlü’nün tüm filmleri ciddiyetsizliğin değişik görünümlerinin cirit attığı post-modern inanç-sızlık denemelerine dönüşüyor… Düzgünoğlu’nun yaptığı da bundan farklı değil… Muhtemelen en azından aile kökleri olarak bağı olduğu bir inancı, ciddiyetsizlik, inançsızlık ve “yaşadığım şey alaydır, yaptığım şey de alaya dönüşür” anlayışıyla yerle bir ediyor. Filmdeki Alevi dedenin inancı ve ciddiyetinin, filmin sonunda bir tür “soytarılık” olduğu kanaatine vardırıyor izleyiciyi… Kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alıyor…

Neden mi Tarkovsky olamıyor Düzgünoğlu? Bunun sebebi çok açıktır: Tarkovsky Allah vergisi şairliğini besleyen büyük bir inanca sahiptir, Tarkovsky bir inanç insanıdır. İnanmayan, inandığını ciddiyetle savunmayan, alayı “sanatının” ortasına koymuş hiçbir anlayışın Tarkovsky’nin yanına yaklaşması mümkün değildir! Peygamber Efendimiz (s.a.) demiyor muydu ki “Ne isterseniz yapınız, her yaptığınız şey mutlaka inancınızın tam bir inikâsı (yansıması) olacaktır” diye“Ahlâki ciddiyetsizlik sinemasının” bilinçli ya da bilinçsiz mensuplarının da yaptığı şey budur: Neye inan(m)ıyorlarsa/nasıl yaşıyorlarsa onun çıktısı oluyor bu ciddiyetsizlik.  Ahlâki ciddiyet için ciddi bir inançla yaşamak lazım ki en eksikliğini duydukları şey tam da bu zaten!

      

Reklamlar