İki ‘Budala’, İki İsa

Posted on Ekim 5, 2018

0


“Aynı gün öğrencilerden ikisi, Yeruşalim’den altmış ok atımı uzaklıkta bulunan ve Emmaus denilen bir köye gitmekteydiler. Bütün bu olup bitenleri kendi aralarında konuşuyorlardı. Bunları konuşup tartışırlarken İsa yanlarına geldi ve onlarla birlikte yürümeye başladı. Ama onların gözleri O’nu tanıma gücünden yoksun bırakılmıştı. İsa, ‘Yolda birbirinizle ne tartışıp duruyorsunuz?’ dedi.”[1]

Bir büyük sanat eseri, birçok başka eseri “çağıran” ve çağırdığını kendi hamuruna katan kutlu bir doğum anı gibidir. İnsanı hayrete ve başka bir düşünme ve hayat biçimi olduğunun şuuruna vardıran bir coşkunluğa sevk eder. Alice Rohrwacher’in yönettiği Lazzaro Fellice / Mutlu Lazzaro (2018) filmi için de tastamam geçerli bu söylediklerim.

Film, her farklı katmanında farklı şeyleri hamuruna katmasıyla farklı “yaşamalara” ve “okumalara” da müsait elbette, bütün büyük eserlerde olduğu gibi; ama asıl kıymeti hiç de dini bir film iddiasında bulunmadan, muhteşem bir manevi film olmayı becermesinde.

Lazzaro, bir “anlayış katıyla”, feodal bir düzenin ezdiği garip, saf bir genç… Her şeye evet diyen, kötülük bilmeyen bir “budala”… Annesi, babası belli olmayan , kendisine “biz üvey kardeşiz” diyen genç Markiz’i anında kardeşi gibi benimseyen ve onu, “öldükten sonra” “geri dönüp” arayan iyilik timsali güzel bir genç. Bir başka katta ise, bir aziz, bir İsa figürü… Çarmıha gerilen, “dirilen” ve sonra tekrar öldürülen…

lazzaro 2

Yuriy Bykov’un muhteşem Durak / Budala (2014) filmindeki Dima da Lazzaro’ya benzer bir karakterdi; dünyanın çıldırmışlığını, kötülüğünü anlayamayan, bu durumu düzeltmek için bir şeyler yapmak istediği için sonu Lazzaro gibi olan bir “budala”.

İki film, tam da sonlarının tıpa tıp aynı olmasıyla sonlarında düğümleniyor ve ruh ikizlerine dönüşüyor birbirleriyle… Dostoyevski, bu “son”u Karamazof Kardeşler‘in “Büyük Engizisyoncu” bölümünde muhteşem anlatır: Hz. İsa, “dönmüş” ve Sevil Katedrali yakınlarında bir yere “inmiştir”. “Sana şunu söyleyeyim ki, gerçekten de böyle olmuştur. Bir an bile olsa, acılar, kederler içinde kıvranan, iğrenç günahlara batmış, ama gene de O’na çocuksu bir sevgiyle bağlı olan ulusa görünmeye karar verdi.[2] Hz. İsa’nın Kardinalden gördüğü karşılığı dinleyelim Dostoyevski’den: “- Sen misin O? Sen misin? Ama karşılık alamayınca aceleyle ekliyor: – Cevap verme bana, sus. Zaten ne söyleyebilirsin ki? Ne söyleyeceğini çok iyi biliyorum. Hem daha önce söylediklerine bir şey eklemeye hakkın da yok zaten. Niçin işimize engel olmak istiyorsun? Bize engel olmaya geldin, kendin de biliyorsun bunu. Ama yarın ne olacak, biliyor musun? Kimin nesi olduğunu bilmiyorum, O musun, yoksa O’nun benzeri misin, bilmek de istemiyorum. Ama yarın cezalandıracağım seni, dinsizlerin en azgını diye yaktıracağım. Bugün ayaklarını öpen o insanlar var ya, işte onlar bir baş işaretimle ateşini tutuşturmak için birbirleriyle yarışacaklar. Biliyor musun bunu?[3]

durak

Lazzaro’nun bir yanında Hz. İsa’nın dirilttiği Lazarus’un, öte yanında da Hıristiyan inancına göre çarmıhtan sonraki üçüncü günde dirilen Hz. İsa’nın izi var. Lazzaro, “ölümünden” yıllar sonra başka bir dünyaya “dirilir”. Feodal sistemin köleliği gitmiş, ama ondan çok daha beter modern kölelik gelmiştir; ama “kalabalıklar” yine aynıdır! Bir gün taptıklarını yarın çarmıha germenin sırasını bekleyen kalabalıklar… Aslında kilise ve kardinaller de aynıdır! Aynı Dostoyevski’nin Sevil Katedrali kardinali gibi, gittikleri kilisenin baş-rahibesi de “gelişinden” rahatsız olur Lazzaro ve yanındakilerin… Lazzaro’nun dışarı çıkarılmasıyla birlikte ayinin ruhu/müziği de dışarı kaçar! Filmin son otuz dakikası, adeta bu kaçan “kutsal müziğin” eşliğinde bir yeniden çarmıha gerilme ayinine dönüşür.

Lazzaro gibi, masumiyet timsali birisinin çarmıhı, bu defa modern tefeciliklerin en büyüğünün sembolü bir bankada gerçekleşecektir. Aynı Andrei Rublev‘in İsa’sı gibi, Lazzaro da tek bir tepki vermeden sükûnetle karşılar çarmıhı! Zira o bir “kutsal budala”dır, iyinin ve kötünün ötesinde “yaşar” ve “ölür”.

Film sanatının en zor becerdiği şeydir, dini/vahyi/manevi bir meseleyi tarihselliğin içinde hapis kalmadan “hâl diline” çevirmesi… Son zamanlarda Semih Kaplanoğlu’nun Buğday‘ını bu kadar önemseme sebebimizin başında da bu vardır. Zira maneviyatı ve özellikle içinde peygamberler(in yaşadıkları) geçen “meselleri” tarihselliğin içinde kalmadan “yaşatabilmek”, bambaşka bir zemin inşası gerektirir film sanatında. Tümüyle maddi malzeme ile çalışan bir sanatın, tümüyle manevi bir sanata dönüşme kapasitesi, oluşan manevi ortamın gerçekliğinin “yaşanabilir” kılınması demektir aynı zamanda.

lazzaro 1

“İzin verin size bir hikâye anlatayım, kurdun hikâyesi. Çok yaşlı bir kurt zayıf düşmüş. Artık avlanamayacak duruma gelmiş. Bu yüzden sürüden dışlanmış. Ve yaşlı kurt tavuk ve koyun çalmak için evlere gitmiş. Acıkmış. Köylüler her yolu deneyerek onu öldürmeye çalışmış ama başaramamışlar. Her gece nöbet tutmuşlar. Tuzaklar, ağlar kurmuşlar. Kurt sanki görünmez gibiymiş.  …Rivayete göre bir aziz hayvanlarla konuşuyormuş. Hayvanlar onu anlıyor ve ona itaat ediyormuş. Bu yüzden onu almaya gitmişler. Aziz ateşkes istemek için kurtla konuşmaya razı olmuş. Böylece onu bulmak için yola koyulmuş. Aziz çok uzun bir süre yürümüş. Kilometrelerce…Sonra kış gelmiş. Aziz bitkin düşmüş, üşümüş, çok acıkmış. Ama kurdun izine rastlamamış. Kurdun da aç olduğunu bilmiyor tabii. Bir süre iz sürmüş. Aziz, bitkin, karlar üzerine düşmüş. Kurdun onu bulduğu yer orasıymış. Kurt yaklaşmış, pençelerini kaldırmış ve dişlerini sivriltmiş, onu yemeye hazırmış ancak daha önce hiç bilmediği bir koku duymuş ve durmuş. Aziz’in her yerini koklamış. Bu koku da ne? İyi bir adamın kokusuymuş bu!”

Film hakkında öyle uzun uzadıya konuşmak yersiz; kurdun yemediği “kuzunun”, “zalim ve nankör” insan tarafından nasıl yenildiğinin hüzünlü hikâyesi bu. İnsanın manevi hikâyesinin; yükselişleri ve düşüşlerinin… Mutlu Lazzaro işte bu yüzden çağımızın bir başyapıtı olarak görülmeli.  Bykov’un Durak‘ından farklı bir film elbette; ama hiç de direk uyarlama niyetleri olmadığı hâlde Prens Mişkin’in ve dolayısıyla Hz. İsa’nın sinema perdesindeki en etkileyici “gösterimlerinden” sayılabilirler ikisi de…

[1] Luka 24:13-17

[2] Karamazof Kardeşler, S. 278 (İletişim Yayınları)

[3] Karamazof Kardeşler, S. 280 (İletişim Yayınları)