ABD Nefreti İmandandır! Veya Rahip Brunson Faciası…

Posted on Ekim 13, 2018

1


Doksanların başlarında henüz ODTÜ’de öğrenciyken Seyyid Kutub’un eserleriyle tanışmıştım. Filistinli bir dostumun (2002’de Cenin kuşatmasında şehit olduğunu duymuştum o dostumun, Allah rahmet eylesin, mekânını Cennet kılsın) verdiği Fizilâli’l Kur’an, okuduğum ilk tefsir olmuştu. Doksanların sonlarından itibaren tasavvufa yakınlaşmam ile Seyyid Kutub’un eserlerinden en azından fikren uzaklaşmam başlamış, ama onda asla unutamadığım bir özellik ona olan saygımın ve sevgimin asla bitmemesine yol açmıştı. Mısır’da darbeye canlarıyla direnen, Rabia meydanının o güzel Mursi yandaşları da benim için Kutub’un öğrencileriydi aslında!

Seyyid Kutub’un söylediği bir söz hiçbir zaman aklımdan çıkmaz. Bugüne kadar mottom olmuş ve Allah izin verirse de ölümüme (ya da inşallah ABD’nin ölümüne) kadar pusulam olacak bir sözdür o: “Amerika’dan nefret ediyorum; ama Amerika’nın vicdanına sığınan Müslümanlardan daha çok nefret ediyorum.

Birkaç haftadır Türkiye’de çok rahatsız olduğum şeyler olduğunu yazıp duruyorum. McKinsey’in danışmanlık meselesi, Fetö’nün kimi üst düzey finansörlerinin serbest kalması, 15 Temmuz işgal girişiminden bu yana iki yıldan fazla süre geçmesine rağmen, kendi halkının üstüne ateş açmış, yüzlerce insanımızı şehit etmiş, binlercesini yaralamış, ülkemizi ABD’nin müstemlekesi yapmak için gözü dönmüş Amerikan lağım farelerine, karar çıkalı iki seneye yakın olmasına rağmen, tek tip kıyafet giydirilme sözünün bile yerine getirilemeyişi ciddi anlamda rahatsız ediyor beni. Şehit ailelerini bir süredir takip ediyorum. Hemen hepsi -devletlerine ve çok sevdikleri Tayyip Erdoğan’a fitne çıkarmamak için toz kondurmasalar da- olan bitenden oldukça kırgın gözüküyorlar haklı olarak.

Yaklaşık iki haftadır “bu gidişin sonu rahip Brunson’un serbest kalışı” deyip duruyordum ve maalesef yanılmadım ve bugün ajan rahip serbest bırakıldı.

Her kelimenin bir namus meselesi olduğunu düşünen, överken de yererken de Allah’tan başka kimseye hesap verme derdi olmayan birisi olarak, bu olaydan hayal kırıklığımı, kızgınlığımı ve daha da çok kırgınlığımı gizleme gereği duymuyorum. Ülkemiz neyle tehdit ediliyor bilmiyor, ama tahmin edebiliyorum. Ancak biz, “dik dur eğilme!” hitabımıza, “Allah’tan başka kimsenin önünde eğilmem” karşılığını verdiği için Tayyip Erdoğan’a oyumuzu verdik, onu sevdik ve Gezi’den (hatta daha da öncesinden) beri karşı karşıya kaldığı bütün namert saldırılarda kendimizden feragat ederek onun arkasında durduk. Erdoğan, partisindeki bütün o içten pazarlıklı tiplerin varlığı çok iyi bilindiği halde halktan hep tam da bunun için büyük sevgi gördü. “One minute” olayı, sadece bizlerin ya da Müslüman dünyasının değil, tüm mazlumların gurur vesilesi oldu yıllardır.

Dolarla ilgili büyük saldırıların olduğu geçen aylarda, “dolar kuru bizim için artık sadece bir sayıdan ibarettir” diyenlerin, bugün “gücümüz yok, rahibi vermek zorundaydık” türü meşruiyet zeminleri aramaya girdiği bir dönemde, bizler yine aynı şeyi söylüyoruz: Dolar kuru bizim için gerçekten de bir sayıdan ibaretti ve hâlâ da öyle. 15 Temmuz gecesi canlarını vermiş o güzel şehitlere, en azından paramızı, malımızı kaybetmekten korkmama borcumuz yok muydu? Zengin olduğumuz için değil, gururlu, namuslu ve haysiyet sahibi olduğumuz için öyle.

Hayır, amigoluktan başka bir görevi ve kapasitesi olmayan gazetecilerden, televizyonculardan, köşe kadılarından ve trollerden çok uzun zamandır fikir namusu ve duruş haysiyeti beklemiyorum zaten, ama tutarlı olmak gibi bir zorunluluğumuz yok mu hepimizin? Ekonomik saldırıların en azından bir kanadında rahibin serbest bırakılması için baskı vardıysa (ki Erdoğan çok kırıldığım son zamanlardaki bir konuşmasında ‘ekonomik saldırıların rahiple ilgisi yok’ türü bir açıklama yapmıştı) ve biz ülke olarak buna rağmen dimdik durduysak (gerçi her zamanki gibi sadece ‘sıradan’ orta hâlli halk dik durdu; zenginler, rantiyeciler, büyük ekonomik güçlerini Ak Parti zamanında kazanmış haramzadeler ilk fırsatta yüzde 30, yüzde 40 zamları basıverdiler milletin üstüne. Hem kurdan, hem faizden, hem de zamlardan kat kat katladılar haramzadeliklerini…) zamları, paramızın değer kaybetmesini göz aldıysak, şimdi rahip neden serbest kaldı? Serbest kalacaktıysa neden o “zamları” yedik; zamları zaten yediysek şimdi neden serbest bırakıldı? Elbette tehditlerin boyutu bizim bildiğimizden çok daha yüksek olabilir; ancak benim “dik dur eğilme” isteğime “ölümüne ölümüne” diye karşılık verdiği için sevdiğim bir devlet başkanına, “şimdi neden dik durmuyorsunuz, ne değişti de biz bilmiyoruz?” diye sorma hakkım da vardır, kimse kusura bakmasın. Biz, açlığı, fakirliği, hatta gerekirse ölümü göze aldıysak, bizim istemediğimiz bir şeyi devletin yapma hakkı var mıdır gerçekten de?

Kimisi “yargı bağımsız, bunun siyasi durumla ilgisi yok!” diyecektir elbette; ama doğrusu başta ben olmak üzere pek çok kişinin, rahip meselesinde olan bitenin yargı bağımsızlığı ile zerre ilgisinin olmadığını düşündüğünü söylemem gerekiyor. Çevremde Tayyip Erdoğan’ın sadece Türkiye’nin değil Müslüman dünyasının (hatta Venezuela gibi yıllardır ABD saldırısına uğrayan ne kadar mazlum millet varsa çoğunun) fiili lideri olduğuna ikna olmuş kim varsa, hemen hepsi, ne oluyor diye büyük bir şaşkınlık, kırgınlık ve kızgınlıkla olan biteni izliyor.

15 Temmuz gecesini hatırlıyorum… Bu güzel millet, liderleri eğilmediği için sokaklara dökülmüş, çıplak elleriyle silahları, tankları, uçakları durdurmuş, şehit olmuş, gazi olmuş, şehit ve gazi olamayanları neden şehit olamadım diye kahrolmuş bu güzel millet, duruşuna inandığı liderinin tutarlılığını büyük bir dikkatle takip ediyor. Bilmiyorum, yeni kabine ve danışman topluluğunun (Cumhurbaşkanlığı siyaset kurullarının yapı ve isimlerine bakınca daha da kahroluyor insan) marifetleri mi bütün bunlar; ama gerek Fetö mücadelesinde, gerek eski Ergenekoncu tayfanın orduda terfi ettirildiği iddialarında gerek McKinsey meselesinde ve bazı başka meselelerde ciddi hayal kırıklıkları yaşıyorum son haftalarda.

Ben, milletin bizatihi kendisiyim ve benim “vekilim” hata yaptığında, millet olarak uyarmak da benim bu ülkeye ve millete olan borcum. Bugüne kadar hep çok sevdiğimiz, kendimizden birisi olarak gördüğümüz Cumhurbaşkanımızın, bu olan bitenlerden rahatsız olduğumuzu bilmesi gerekiyor. “Ekonomik saldırı” altındayken ve döviz bir günde tahayyül edilemeyecek oranlarda artmışken ayfon kırma ayinleri yapanların, aslında o ayfonlarının hiç kırılmadığını, kırılanların yerine çok daha lüks yeni modellerinin alındığını ve bugün de “ABD ile ipleri daha fazla germemek lazım” türü meşruiyet cambazlıklarına soyunduklarını ifşa etmek ve medyanın ve “düşünce kuruluşları”nın tüm işlevinin fennî-oryantal-dans olduğunu tespit etmek boynumuzun borcu.

Brunson olayı, tanıdığım ve hepsi de Tayyip Erdoğan’ı çok seven insanlar için ciddi bir kırılma oluşturdu. Kalbimiz, zihnimiz, aklımız ve umutlarımız kırıldı. Biz, Tayyip Erdoğan’ı ne pahasına olursa olsun eğilmeyen, dik duran haysiyetli tavrı için çok sevmiştik. Batı’nın ve özelde de ABD’nin yüz yıldır dünyada uyguladığı terörü ifşa eden ve bir değişim inşa etmeye çalışan güzel bir lider olarak… Bu yüzden kimi zaman yaptığı hatalarda dahi, samimi olduğuna olan inancımız, bazen kızsak da kırgınlığımızı engelledi.  Ama bu defa durum farklı… Kızgınlık değil bu sadece; çok kırıldık, umudumuz, neşemiz, kalbimiz kırıldı. Hâlbuki bizi, Gezi’den beri Batı ve ABD’nin gönüllü piyonluğunu yapan o darbesever sürüden ayıran bir numaralı özelliğimizdi kayıtsız şartsız ABD nefretimiz…

Doğrusu bizim için ABD nefreti imandandır ve bu nefretimizdi, ABD’nin Müslüman dünyadaki taşeronu olan Fetö’den her daim uzak durma irade ve eylemimizin bir numaralı sebebi. ABD denen haydut devlet ya haydutluğundan ya da devletliğinden vazgeçmedikçe de bu durum değişecek değil. Eğer Erdoğan’da ve temsil ettiği siyasi ortamda bu durum değişecekse, bizde değişen bir şey olmayacağı için otomatikman yolların ayrılması anlamına gelecek bu durum. Bana kalırsa Erdoğan’ın önündeki en büyük mesele de artık budur.

Reklamlar