Değiniler 3

Posted on Ekim 28, 2018

0


“Sîreti Sûrette Görmek” Çalıştayı Üzerine

Perşembe günü Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi, Meridyen Derneği, İstanbul Üniversitesi gibi kurumların ortak çalışmasıyla Efendimiz’in (s.a.) sanattaki temsili meselesini gündemine taşıyan çalıştay dizilerinin “görsel sanatlar”la ilgili olan kısmı gerçekleşti. Orada, sinema üzerine olan oturumda, müzarekecilik “görevi” düştü bana.

Öncelikle çalıştay hakkında birkaç kelâm etmek ve sonra da Ömer Lekesiz’in çalıştay hakkında yazdığı köşe yazısındaki bir cümleye birkaç cümlelik bir cevap vermek istiyorum.

Birkaç yıl öncesine kadar Efendimiz’in (s.a.) sanatta nasıl “temsil” edilebileceği (ya da edilip edilemeyeceği) üzerine düşünen, bu meseleyi dert edinen insanlara denk gelmekte zorlandığımız düşünülürse bu çalıştay dizisinin, en azından bu meseleyi dert edinmesi anlamında önemli olduğunu düşünüyorum. Elbette konuşma sürelerinin -mecburi- kısalığı göz önüne alınırsa, bu tür çalıştaylarda, insanların aklı ve kalbine bir çizik atmak ve derdi yüklendirmekten fazla bir “bilgi”nin amaçlanmaması gerektiği aşikâr hâle gelir. Bu tür programlarda en önemli şey, insanlara bir iz, bir “yara” bırakıp bırakamayacağınızdır ve ben bu son çalıştaylar dizisinin en azından yara açmak anlamında önemli işlev gördüğünü düşünüyorum. Bu anlamda emeği geçen herkese, ama özellikle, bu konudaki sahih derdini bildiğim ve şahit olduğum Fatih Andı’ya bir derttaş olarak teşekkür etmeyi görev bildiğimi ifade etmek isterim.

Normalde çalıştay sonrası pek bir şey yazma niyetim yoktu, ancak bugün denk geldiğim bir yazı -Ömer Lekesiz’in yazısı –[1] birkaç paragraf da olsa bir şey yazma konusunda “tahrik etti” beni. Özellikle yazının içinde geçen bir cümle… Lekesiz, yazısında çalıştay konusunda görüşlerini ilettikten sonra, bir eleştiri ile tamamlıyor yazısını: Zira ne akademik ne dinî hiçbir hassatiyetin süzgecinden geçirilmeksizin, bol keseden sorumsuzca kullanıldıklarına emin olduğumuz kutsal, trajedi, pornografi, sûret, tasvir, temsil vd. terimlerin bizzat kendileridir esasen yapbozun çizgilerini belirsizleştiren. “

Bu cümle, -pornografi kelimesinin çalıştay boyunca sadece benim tarafımdan ve Çağrı filmi için kullanıldığı düşünülürse- benim özel “ilgimi” çeken bir cümle oldu doğrusu. “Akademi” denen şeyi genellikle “ölü kemiklerinin istifhanesi” olarak tanımlayan birisi olarak “akademik hassasiyet”i çok önemsemediğimi, ama dini ve ahlâki hassasiyet ile düşünsel tutarlılığın şu hayattaki en önemli “hedeflerim” olduğunu ekleyeyim… En son oturumda (Ömer Lekesiz’in müzakereciliğini yapıp pek bir şey söylemediği oturumda) bir profesör arkadaşımız da benzer bir cümle kullanmıştı, “temsil”, “tasvir” gibi kavramların kullanımında bir kaos olduğundan şikayet ederek. (Kaosu çözmenin yolu, tüm bu kavramlara, materyalizmin idealizm-miş gibi yapma yollarından birisi olan göstergebilimin kavramları izinde bir şekil/anlam vermek olamayacağı da aşikar)

Doğrusu bu şikâyetlerin bir yanının haklı, ama düşünce tarihinin güzergâhı açısından bakarsak esasının ise yanlış olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Temsil, tasvir, taklit, sûret gibi kavramlara, neredeyse Platon’dan beri her düşünürün farkı anlamlar biçtiğini ve o farklı anlamların zaten düşüncenin gelişiminin doğal seyrini oluşturduğunu söylememiz gerekiyor. Yani, birisi temsil, tasvir, pornografi gibi kelimeleri kullandığında, o “birisinin” muhakkak kendi düşünce dünyasında ve anlam dünyasını yerleştirdiği zeminde bu kavramlara bir yer biçtiğini düşünmemek için elimizde bir delil yok! Yani Ömer Lekesiz’in “çokça sorumsuzca” ifadesindeki türden bir “birisinin sorumsuzluğundan emin olmamız” durumu söz konusu olamaz kimse için. Ama mesela, birisinin bu kavramlara biçtiği anlamı eleştirebiliriz. Mesela ilk oturumda salondan soru olup olmadığı sorulduğunda izleyici koltuklarından, bir hanım akademisyenin sunumuna yaptığım eleştiri gibi… Bu akademisyen arkadaşımızın”İslam sanatı” dediği şeye, bu tamlamaya düştüğü anlam dünyasına ve hatta tasvir ya da “görsellik” ile ilgili yorumlarına hemen hemen hiç katılmadığını söylemek en doğal hakkıdır birisinin. Ancak, birisine “siz bu kavramları sorumsuzca ve bilmeden kullanıyorsunuz” demek bir derdin değil kibrin (ve aslında bolca da içi boş bir kibrin) ürünü olurdu. Dolayısıyla mesela o hanım akademisyenin sûret’ten, temsil’den, İslam sanatı’ndan anladığı şeyi eleştirmek ve benim bu kavramlardan onunla aynı şeyleri anlamadığımı ifade etmek ne kadar hakkımsa, o kişinin bu kavramları hiç bilmediğini ve “sorumsuzca kullandığını” söylemek de o kadar garip ve saldırgan bir tutum olurdu.

Cümlenin kendimle ilgili kelimesine gelince… Pornografi kelimesini bir bağlamda ve sanat ve/ya hakikat iddiasında olan bazı eserler için kullanırım yıllardır. Çağrı filminin neden pornografi olduğunu da hiç yazmadıysam farklı bağlamlarda defalarca yazdım şimdiye kadar. Çalıştay sırasında Ömer Lekesiz, bir itiraz geliştirseydi, kendisine pornografiden nasıl bir “sorumsuzluğu” kast ettiğimi açıklardım elbette! Yani köşe yazarımız Ömer Lekesiz emin olmalı ki, pornografi kullanımında onun “sorumsuzluk” addettiği şey, tam da bu meseleyi hayati bir önemde gören birisinin ahlâki sorumluluğunun gereği olarak kullandığı bir kelime olarak, “bilir bilmez ona buna sorumsuz yaftası yapıştıran” bir kibrin değil, hayat memat meselesi olan bir derdin ürünüdür…

Son tahlilde, çalıştay sırasında mesele hakkında dişe dokunur tek kelâm etmeyip (aslında “köşe”sinde de etmiyor) milletin bazı kelimeleri kendi bağlamları içinde kullanmasını eleştirmek, fiilen, ‘bu kelimelerin patenti bana ait, ne olduklarını ve nasıl kullanılacaklarını sadece ben biliyorum, bu kelimeleri ben kullanırsam ‘haklı’ bir kullanım yapmış olurum, başkası kullanırsa da fena halde kızarım” demekle eşdeğerdir ve aslında çok da “traji-komik” bir tavırdır doğrusu!

Üçüncü Havalimanının İsmi Meselesi

İstanbul’daki üçüncü havalimanı yarın açılacak ve herkes gibi biz de havalimanının isminin ne olacağını göreceğiz,,Ancak “köşecilerin çoğu gibi” sonradan değil, “önce”den ne beklediğimizi ifade edelim birkaç cümle ile…

Havalimanına “Atatürk” ismi verilmezse o havalimanını kullanmayacağını söylüyor ülkenin Kemalist zorbaları… Marmaray’ı, hızlı trenleri kullanmadıkları gibi! Gezi’den beri yapılmasın diye ülkeyi yakmaya bile razı oldukları havalimanının isminin istemedikleri bir isim olması durumunda (ki bir ihtimal dışındaki her isim istemedikleri bir isim demek zaten!) yine yakar yıkarız sopası gösteriyorlar.

Ben, Tayyip Erdoğan’a, Gezi’deki türden sopa göstermelere asla prim ve taviz vermediği için oyumu verdim şimdiye kadar. Son iki aydır olup bitenlere bakıp eleştiriyorsam da bu tavizleri görmeye başladığım için eleştiriyorum. Şükür ki Andımız meselesinde Kemalist şovenlere hak ettikleri cevabı verdi Erdoğan ve yarınki isim meselesinde de beklediğimiz tam da böyle bir şeydir. Ülkenin Kemalist darbecilerine verilecek her tavizin geometrik olarak yenilerini açacağını yüz yıllık cumhuriyet tarihimiz söylemediyse bize hiçbir şey söyleyemez zaten!

Mesela milleti tehdit eden [2]Mine Kırıkkanat’ı, ayrık bir meczup zannedersek çok yanılırız. Onun bir kesimin çok tipik bir prototipi olduğunu bilmemiz gerekiyor. Buldukları ilk fırsatta başta cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan olmak üzere hepimizi, Esed’in yaptığından beter edecek bir zihniyetten bahsediyoruz. Bu yüzden yarınki isim meselesi sembolik anlamıyla çok önemlidir. Gezi’de, yapılmasın diye ülkeyi yaktıkları havalimanı üzerinden Gezicilere beş yıl sonra gelen bir zafer kazandırılıp kazandırılmayacağıyla ilgili hayati bir mesele…

[1] https://www.yenisafak.com/yazarlar/omerlekesiz/sreti-srette-gormek-ya-da-bir-yapbozu-tamamlamak-2047890

[2] https://www.sabah.com.tr/dunya/2018/10/28/mine-kirikkanat-garip-hareketlerle-milleti-tehdit-etti-herkes-sarhos-zannetti

Reklamlar