Mustafa Öztürk Meselesi ya da ‘Yüzgörümlüğü’ Ödemeden Kur’an’ı Anlamaya Çalışmanın Kaçınılmaz Sefaleti

Posted on Aralık 31, 2018

1


İlahiyatçı Mustafa Öztürk’ün son açıklamaları gündemi meşgul ediyor son günlerde… Öztürk “Daha açıkçası Kur’an’ın Mekke döneminde Ehl-i Kitap, özellikle de Yahudiler hakkında olumlu bir dil kullanmasına rağmen, Tevbe Sûresi 29. ayette aynı zümrenin ‘Allahsızlar’ diye nitelendirilmesi arasındaki uçurum az çok anlaşılır hâle gelebilir. Kur’an’daki bu keskin üslup ve tikel hüküm değişikliklerinin tek tek ve lafzen Allah tarafından belirlendiği kanaatinde değilim. Çünkü Allah’ın bu denli güncel ve politik sürecin içinde bizzat müdahil olduğuna kani değilim. Allah’ın bizzat savaşa katıldığı izlenimi veren âyetlerin Hz. Peygamber’in zihnindeki genel ve küllî vahiyden istinbat edilmiş tikel referanslar olduğu kanaatindeyim.”  sözleriyle yıllardır izini belli ettiği yolunun son merhalesine de ulaşmış görünüyor!

Mustafa Öztürk’ün daha önce yazdığı ve söylediği şeyleri bilmeyenler için sürpriz bir son gibi gelebilir söyledikleri; hâlbuki hiç de öyle değildir! Yusuf Kaplan’ın epey uzun zamandır yaptığı bir uyarı var. Yusuf hoca, hadislere yönelik “saldırının” sonucunun Kur’an’a yönelik saldırılara dönüşeceğini söylüyordu epeydir. Yaşadığımız süreç de bunu doğruluyor doğrusu.

Kur’an’ın hadisleştirilmesi” İncillerin başına gelen şeylerin bir benzerinin Kur’an’a gelmesi anlamına gelecektir, ama bunun bir de tersten yürüyüşü var. Saldırılarla, hadislere yönelik genel bir şüphe oluşturmanın ve Efendimiz’i (s.a.v.) adeta “hiç Kur’an’la yaşamamış bir postacıya” indirgemenin ikinci aşamasının “Kur’an’ı hadisleştirmek” olması, manidardır. Efendimiz’in (s.a.v) önem ve özenle hadislerle Kur’an’ı birbirinden ayırdığını Öztürk’ün bizlerden daha iyi bildiği muhakkak. Ancak Öztürk’ün yaklaşımı, “mana olarak vahyedilen” Kur’an’ın lafzında kutsal olmadığı anlamına geliyor. Bu yaklaşım zaten yaşadığı hiçbir şey Kur’an’dan ayrı olmayan Efendimiz’in (s.a.v) Kur’an’la kendi söyledikleri arasında yaptığı ayrımı da anlamsız hâle getiriyor. Öztürk, belki bilerek değil ama trajik bir şekilde açıkça, “Kur’an denen bir vahiy yoktur, o manada kalmıştır, bizim vahiy diye bildiğimiz şeyleri de Peygamber yazmıştır!” demeye getiriyor. Kur’an lafzının bizatihi kendisinin mi manasının mı vahyedilmiş olduğu tartışmasının İslam kelâmının en temel tartışmalarından olduğu doğrudur; ancak Öztürk’ün yaklaşımı bu kadim tartışmayı da “manipüle edip çarpıtan” bir tarafa yöneltiyor. Vahyin bizatihi kendisi olan Kur’an’ın, haşa Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) kendi şahsi ve politik heva ve hevesleri için “çarpıtıldığı” oryantalist iddiasına su taşıyor Öztürk.

Bunu bilerek mi bilmeyerek mi yaptığı meselesi şimdilik bu yazının meselesi değil. Ancak asıl meselenin üç aşamalı bir süreci ortaya çıkardığını görmemiz elzemdir. 1.Hadislere yönelik şüphe oluştur 2.”Kur’an’ın lafzı değil manası vahyedilmiştir, lafız Peygamber tarafından istediği şekilde ‘Allah’tan bağımsız şekilde’ kullanılmıştır!” diyerek Kur’an kelâmını “İncilleştir”; Kur’an’ı hadisleştir (ki hadislerin dahi Öztürk’ün söylediği anlamda bir ‘Allah’tan bağımsızlığa’ sahip olmadığı düşünülürse Öztürk Kur’an’ı bir nevi ‘çarpıtılmış hadis’ olarak nitelemiş oluyor); 3. En sonda da hadislere yönelik oluşturduğun şüphenin aynını Kur’an’a uygula… Alın size toptan bir Pavluslaştırma temayülü!

Öztürk’ün uzun yıllardır yaklaşımının çok genel bir durumdan alınmış bir miras olduğunu düşünüyorum: Uzman cehaleti! Modern uzmanlaşmaların da üç aşamalı bir süreci vardır. İlk aşama, uzmanlık alanına dair öğrenim ve bilginin “kabulü”; ikinci aşama o bilginin kendi başına “hakikat” iddiasına yönelik eylem ve yönelimlerin kabulü; üçüncü aşamaysa uzmanlık alanının koruma ve özerkliği için “içeride” yapılacak her türlü müdahalenin “dışarıya” yönelik inandırıcılığı ve savunmacılığı eylemlerinin kabulü…  Modern uzman cehaleti tam da bu aşamaların sonunda üretilen bir şeydir. Mustafa Öztürk, “40 yıllık tefsirci” olarak tam da bu aşamaların en sonuna gelmiş ve kendini “dokunulmaz” kılmanın uzman-akademik mekanizmalarına biat etmiş birisinin tüm göstergelerine sahip. Kendisi milyarlarca Müslümanın kutsalına yönelik ileri geri konuşma özgürlüğüne sahip olacak; ancak onun söylediklerine eleştiri yapmak isteyenler için benzer bir özgürlük söz konusu olmayacak! Akademik puthaneler tam da bu yapıyla yürütürler gemilerini… Öztürk’e basından veya diğer akademik/medyatik tiplerden -çok az istisnası hariç- herhangi bir eleştiri gelmemesi bir yana, onun eleştirilmesine ön alınması tavrının temel sebebi de budur: Ben senin akademik kalene girmeyeyim ki, sen de benim akademik/medyatik uzmanlık adacığımı kabul et!

Akla tapma, uzman cehaletiyle birlikte büyüyen bir şeydir ve tuhaf bir ironidir ki, en akılsızlar tarafından baş tacı edilir.  En az 30 yıllık şahsi tecrübem bu konuda kimi öngörülerimin daha da yerleşmesine sebep oldu. Çocukluk ve ilk-gençlik çağlarında zekâsıyla taltif görmeyen, tam tersi şekilde, zekâ yönünden hep kıyıda köşede kalmış olanlar, özellikle akademik veya medyatik bir pozisyona geldiklerinde akla tapar hâle geliyorlar. Onlar için bir tür intikam oluyor bu çünkü! Kendilerini zeki görmeyenlere ne kadar zeki olduklarını ispatlamanın bir yolu olarak akıl putperestlerine dönüşüyorlar. Bunun tam tersi şekilde, ne kadar “çok zeki” kişi tanıdımsa onların hemen hepsi gençlik çağlarındaki şehvetengiz akıl gösterişçiliğine zıt şekilde olgunluk çağlarında “akılcılığın sefaletine” karar verip, rasyonel aklı aşacak, aklın -en azından rasyonel bileşenlerinin- sınırlarının ötesinde bir şeylerin peşinde koşmaya başlıyorlar. Mustafa Öztürk tipi ilahiyatçıların bir kısmındaki “imandan akla” firarın ve giderek -bence- küfre giden yolun tam tersi oluyor bu “kökten-zeki” olanlarda: “Akıldan imana” yürüyüş…

Bilmek, ilme’l-yakîn’den ayne’l-yakîn’e ve giderek Hakka’l-yakîn’e yürüyecekse şayet, öncelikle bilinmesi gereken şeyin “yüzgörümlüğünü” vermek gerekiyor. Yüzgörümlüğü, rasyonel aklın, otopsi masasına yatırarak nesneyi ve ele aldığı her şeyi öldürmesini ve parçalamasını reddeden bir yaklaşımın adı. Bakışın, okumanın, görmenin, ele almanın edebine sahip olmak… Bana kalırsa pek çok oryantalistin olduğu gibi, Mustafa Öztürk’ün de onlarca yıl Kur’an’la meşgul oldukları hâlde Kur’an’dan -mesela pek bir şey bilmeyen ama Kur’an-ı Kerim okumaktan gözleri bozulmuş yaşlı nineler kadar dahi- nasiplenmelerini engelleyen şey Kur’an’ın yüzgörümlüğünü vermiyor olmalarıdır ki bu da edeptir! Akla (ama belki de onlarca yıldır biriktirdiği kompleksinin dışavurum övgüsü olarak kendi aklına) tapan birisinin, kurduğu cümlelerdeki akılsızlık bir yana, Kur’an-ı Kerim’e yönelik nasıl bir “çürütme operasyonuna” zemin hazırladığını fark etmiyor olması (ne de olsa Cumhurbaşkanlığı Politika Kurulu üyesi olan birisi için, bu durumu fark etmediğini düşünmek istiyoruz, ötesi fecaat olurdu zira!) hakikaten traji-komik bir manzarayı önümüze koyuyor.

Son olarak gençlere birkaç kelam etmek gerekiyor. Kendi aklının “biricikliğine” ve kapasitesine sizleri inandırmak için türlü eksantrik taklalar atmış akademisyen, yazar, şair vs.nin serencamına bakın. Yaşar N. Öztürk’ten, D.Cündioğlu’na, İ.Eliaçık’a ve adını sayamayacağım kadar çok kişinin serencamına ve taptıkları akıllarının nasıl da kibirli birer kölesi olduklarına bakın ve kimin peşinden gideceğinizi ona göre belirleyin. Akıl, benim bilebildiğim ve görebildiğim kadarıyla “gerçekten akıllı” insanların önem sırasında çok yukarılarda bir şey olmuyor olgunluk zamanlarında… Bu sırayı tersine dönüştürüp, olgunluk çağlarında birer ergene dönüşenlere özellikle dikkat edin ki, sizler de onlara benzemeyin…