‘Örtülü Aristokrasi’ ve Mariam Kavakçı Meselesi

Posted on Ocak 13, 2019

1


Başkanlık seçimlerinden, ama özellikle ABD ile yumuşama (önce karşılıklı restleşmeler, papazı alırız, vermeyiz tartışmaları, doların fırlaması, zamların alıp başını gitmesi; sonra da papazın verilmesiyle bıçak gibi kesilen ve her şeyi sütliman eden (!), doları düşüren ama zamları geri düşürmeyen gelişmeler…) başladığından beri gördüğüm bazı şeylerin içime hiç sinmediğini yazıp duruyorum. Başkanlık seçimleri öncesi o seçimin hayati bir seçim olduğunu, bana güvenen ne kadar insan varsa hepsine Tayyip Erdoğan’a oy vermenin hayati bir zorunluluk olduğunu yazmıştım. Bugün o fikirlerimin arkasındayım elbette; ama bir gazete köşecisinden türetilmiş bir amigo da değilim.

Gerek Ak Parti’de, gerekse de 2013’teki Gezi’den beri siyasetteki tek güvendiğim kişi olan Tayyip Erdoğan’da tuhaf bir hâl baskın olmaya başladı son aylarda (hoş Ak Parti’de epeydir bu hâl baskın vaziyette zaten…). Eskiden televizyonda gördüğümüzde, yüzünün bir yanındaki hüznü, çökmüşlüğü hep derdi olmasına verir ve bu dertle hemhâl olduğumuz için onun o hâlini çok severdik. Şimdi tuhaf bir “gençleşme” var Erdoğan’ın yüzünde, Erdoğan’ın samimiyetine güvendiği için onu beklentisiz sevmiş hemen herkesin fark ettiği… Ama bu gençleşme geçenlerdeki bir gezisinde kendisine “Çok değişmişsiniz başkanım” diyen çocuğun fark ettiği bir “olumsuz gençleşme”. Bu hâl bir dertsizleşme hâli bana kalırsa ve hiç de iyiye alamet bir hâl değil. Bir çocuğun adeta perdesiz bir “keşfle” fark ettiği şeyi kelimelerle açıklamakta zorlanıyorum epeydir; ama sevmediğim, hoşuma gitmeyen bir hâl bu. Mesela Mursi’ye darbe yapıldığında, Mısır’daki kardeşlerimizin derdiyle dertlenen, yüzünden onların acısıyla acılandığına şahit olduğumuz Erdoğan’ın, o eski “bakışından” farklı bir bakışla karşılaşıyorum ne zamandır. Bana kalırsa, 15 Temmuz şehitlerinin aileleri ve gazilerin de fark ettiği bir durum bu “dertsizlik” hâli. Onları küstüren, gücendiren, sahipsiz bırakıldık diye haklı olarak şikâyet ettiren… Hâlbuki 15 Temmuz, bu millete hiç bitmeyecek bir derdi mühürlemişti ve o derdin hüzünle ve aşkla “gölgelediği” yüzleri seviyorduk biz…

Son aylarda tek tek ne tür yanlışlar yapıldığını yazacak değilim; zira önceki yazılarda bunların bir kısmına değinmiştim; bu yazıda ise son günlerdeki bir tartışmadan bahsetmek istiyorum. Hilal Kaplan ve Melih Altınok gibi tuzu kuru gazeteci aristokratlarının pek bir hararetle savundukları, kalan köşecilerin çoğunun ise neredeyse ip üzerinde yürür gibi, dengeyi bozmamak adına tek kelime etmedikleri bir “danışmanlık” hikâyesinin garabetinden…

Merve Kavakçı’nın kızının Cumhurbaşkanlığında danışman olarak çalışmaya başlaması epey tartışıldı son günlerde. Bu atamada üzerinde durmamız gereken şey salt liyakat midir hakikaten? Farz edelim, bu “danışmanlık” meselesinde en ehil kişi Mariam Kavakçı olmuş olsun (belki de öyledir; hiç bilmiyor, ilgilenmiyorum da…); bu, meseleyi meşrulaştırır mı cidden? Kavakçı’nın dedesinin daha bir yıl olmadı, bir gazetede yazdığı, “Hizmet hareketi (Fetö’ye yumuşatılmış terimlerle hitap etmenin de bir garabeti vardı o yazıda), hizmetine dönsün, kucaklaşıp barışalım”  temalı yazısından sonra hükümet kanadından ve Tayyip Erdoğan’dan herhangi bir eleştiri gelmemiş olmasının yaktığı canımız henüz soğumamışken, “Kavakçı ailesinden devlet veya hükümet bürokrasisinde bir yere yerleştirilmemiş kimse kalmayacak” türü anlaşılmalara hizmet edecek bir yaklaşım ne derece mazur görülebilir cidden? Hilal Kaplan’ın “Amerika’da yaşamaya mecbur bırakılmak ” söylemi üzerinden meşrulaştırdığı atamanın kendisi de meşrulaştırılma biçimi de komedi değilse trajedidir cidden. Fetö yanlıları Pensilvanya Hahamı’nın ABD’de yaşamasını “orada yaşamaya mecbur bırakıldı” sözleriyle savundular yirmi yıldır. Hâlbuki dünyanın en rezil haydut ülkesi ABD’de yaşamaktansa kendi ülkesinde yokluk, zorluk, hatta hapis çekmek daha iyi olmaz mıydı herkes için? Kaldı ki 17 yıldır Kavakçı ailesinden kimsenin ABD’de yaşamasını gerektirecek bir durum yok! Yani Hilal Kaplan’ın “mağduriyet uzmanlığı” burada tutacak bir savunma değil, üzgünüm…

Tekrar sorumuza gelelim: Farz edelim Mariam Kavakçı o işi yapacak en ehil kişi olsun; yine de atanmasında bir problem yok mu? ABD’den birisinin Türkiye’nin problemlerini -ister Kemal Derviş gibi Ekonomi Bakanı olarak, isterse de Türkiye’de danışmanlık yapacak kimse kalmamış gibi danışman olarak- çözmek üzere atanması ne derece doğru? Üstelik bu durum, bunca yıl Erdoğan’ı -en yakınlarındakiler bile ihanet ederken üstelik- savunmuş benim gibi kişilere bile “nedir bu, bir tür özel aileler aristokrasisi mi?” sorusunu sorduruyorsa, bu hakikaten olmaması gereken bir atamaydı. Fetö yargılamalarında da gördüğümüz bir durum bu. Bir şekilde arkası sağlam, tuzu kuru, imkânları geniş olanların dışarıya çıkmayı başardığı bir duruma şahit olmuyor muyuz aylardır? Suçun cezanın; liyakatin taltifin, kişiye ya da mensup olunan toplumsal gruba, aileye göre değiştiği bir zemin değildi bizim Erdoğan’a oy verirken hayâl ettiğimiz şey! Danışman mı arıyorduk cidden? 15 Temmuz’da sokaklarda canlarını vermiş, canını veremeyenlerden de kollarını bacaklarını, geleceklerini vermiş olan o güzel insanlardan ya da ailelerinden bulmak çok mu zordu cidden, ABD’den danışman ithal etmek yerine?

Velâkin aylardır söylüyorum, Ak Parti ve maalesef Erdoğan, bir seçim mağlubiyeti yaşarsa, bunun sebebi, muhalefetin adaleti, hakkaniyeti (ki “Allah bu ülkenin başına bir daha CHP’yi getirmesin!” duam bakidir; ama Ak Parti’deki bu CHPleşme temayülünü de görmezden gelecek değiliz), ülkenin problemlerini çözme potansiyeli değil, bizatihi Ak Parti mensuplarının kendileriyle halk arasında açmaya başladıkları mesafenin, millette ürettiği hayâl kırıklığı olacaktır. Millette bir kez, “Bunlar adil değil, bir tür aristokrasiyle, sadece işleri düşünce millete dönüyor, diğer zamanlarda özel aileleri taltif ediyorlar!” şüphesine yol açtınız mı (ki benim için Ak Parti epeydir o adaleti taşımıyordu zaten, ama tek başına Erdoğan’ın taşıdığını düşünüyordum ve Erdoğan’ı sevme sebebim de tümüyle bundan dolayıydı…) aynı Özal için olduğu gibi siyasi anlamda düşüş kaçınılmaz hâle geliyor. Umarım çok geç olmadan herkes aklını başına alır…

Şahsen, “o aristokrasinin bir kanadına tutunma potansiyel ve istekleri olduğu için” amigoluk yapan köşe yazarlarının değil, bizler gibi hiçbir beklentisi olmayan, savunduğunda da eleştirdiğinde de bunu hesapsız yapan kişilerin söylediklerini daha fazla önemsemesi gerektiğini düşünüyorum Erdoğan’ın… Dost acı söyler ve bu sıralarda Erdoğan’ın etrafına hakiki dostlar lazım ki, şu sıralar devlet kademelerinde en az bulunan şey bu bence… Son tahlilde, geçen günkü seyahatinde, kendisine, hüzünlü bir gülüşle “Başkanım çok değişmişsiniz!” diyen o çocuğun sözleri üzerine çok tefekkür etmesi gerekiyor Erdoğan’ın… Vesselâm…