Kemalist Cehaletin Özgüveni, Yılmaz Özdil, Rutkay Aziz, Tanpınar ve Diğerleri…

Posted on Ocak 23, 2019

1


Son birkaç gündür enteresan haberler görüyor, okuyorum. Üstelik ne zaman kendimizi, içeriden eleştirecek bir cesaret ve zaman bulsak Kemalist cesaret ve hırs bize kendini en trajikomik şekillerde hatırlatıyor.

İlki, bugüne, hatta son ana kadar “Yok canım o kadar da olamaz, Kemalizm, bu kadar fundamentalist bir din olamaz; fundamentalizmlerini bilmiyor değiliz, ama bu kadar komiği olamaz!” diye düşündüğüm bir olayın, bugün vuku bulması… Yılmaz Özdil’in Atatürk üzerine yazdığı kitabının 2500 liralık, 1881 adet basılmış “özel” bir versiyonunun, üç saatlik sürede, üstelik satış yapan siteyi -ilginin yoğunluğundan- çökerterek bitmiş olması…

Bilginin, derinliği, içeriği, ne işe yarayacağı ile değil, ritüelleri ve o ritüellerin etiketleriyle ilgilenen en fanatik gruplardan birisidir Kemalist gruplar. Yılmaz Özdil’in, kurnaz bir tüccar olarak, bu ülkede en pahalıya satılacak şeyi belirlemesi ve “o kadar da değil, mümkün değil!” şaşkınlıkları içinde 2500 liraya bir ilkokul seviyesi kitabı “kutsal kitap” şeklinde piyasaya sürmesi, hakikaten trajikomik bir vaka. Ama daha da trajiği, bu kitabın birkaç saatte tükenmesi… Eğer Kemalist olsaydım, bu komediden utanır, gün yüzüne çıkamazdım, bu kadar net…

Bir devletin kurucu ve yaşatıcı ideolojisinin kendilerine ait olduğunu düşünmeleri, Kemalistlere son derece içi boş bir özgüven bahşediyor. Adeta sadece Kemalist olmak bile, bu ülkede bilgili, elit, çağdaş, kültürlü, akıllı, “aydınlık” olmanın yeter şartı kabul edildi yüz yıla yakın zamandır. Bu da ülkenin ezilenleri için olduğu kadar, Kemalizm için de çok ciddi bir problem demekti. Kendisini içeriden eleştiremeyen, yargılayamayan ve “değiştiremeyen” kibirli/militarist bir ideoloji olarak hem taşlaştı, hem de en baştan beri dayandığı kurumları taşlaştırdı. “Bilim” diye tapındıkları şey, ucuz bir 19.yy pozitivizminden öteye gidemedi; sanat dedikleri, hikmeti kendinden menkul bir etkinlik görünürlüğüne indirgendi…

Putperestliklerin, ilahi dinler tarafından eleştirilme sebeplerinin birisi de, ritüellerin, anlama dair derinliğini kaybedip, onları salt kendi için var kılan bir yüzeyselliğe dönüştürülmeleriydi. Kemalizmin Yılmaz Özdil’in tüccarlığının son derece doğru şekilde tespit ettiği özelliği de buydu aslında. Giderek, ritüellerin her şeyin yerini aldığı bir tür paganizme dönüşmesi, bu paganizmin son derece iyi satar olmasını da getiriyordu doğal olarak. Üstelik ülkenin en “hâli vakti yerinde” kesiminin Kemalist kesim olduğu düşünülürse, 2500 liralık bir komedyanın, siteleri çökerterek birkaç saatte tükenmesi çok da şaşırılacak bir durum olmaktan çıkıyor.

Yılmaz Özdil’in “özgüveninin” bir başka versiyonunu bir iki hafta önceki bir açıklamasıyla Rutkay Aziz’de de görmek mümkün. Tayyip Erdoğan’ın “Mozart dinlemesi hâlinde” çok daha anlayışlı, iyi bir insan olabileceğini buyuruyordu “Yalan Dünya’nın Monşer’i”! Kemalist cehalet derken kast ettiğim, bu tür özgüvenin arkasında gizlediği şeydir genelde. Bir otomatik etiket -ki 28 Şubat’ta Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisinin görünümünde çıkmıştı ortaya- ki salt varlığı ile bile birisini anlayışlı, bilgili, kültürlü, çağdaş yapabiliyordu! Salt ritüellere muhtaç olan bu dinin en vazgeçilmez ritüelleri arasındaydı bir ayin kıvamında dinlenen/dinlendiği söylenen Batı klasik müzikleri. Aynı, ayin kıvamında izlenen tiyatro oyunları ya da festivaller gibi… [1] Size verilen şeyin mahiyeti, derinliği üzerine düşünmeniz dahi gereksizdir; ayin ayindir ve ayinin unsurlarından şüphe etmek bir dindara asla yakışmaz!

Daha dün, Başka Sinema’daki bir gösterimde, Godard’ın son filmi İmgeler ve Kelimeler‘e gelen -ve film öncesi konuşmalarına uzun bir süre kulak misafiri olduğum için- Kemalist/çağdaş olduklarından şüphem olmayan bir öğretmen grubunun konuşmaları Rutkay Aziz’deki bu cesaretin cehaletinin sebebini açığa vuracak derecede eğlenceliydi. Gruptan bir hanım, diğerlerine “bakın Cannes’da özel Altın Palmiye almış, broşürdeki en fazla ödül alan film bu!” diye ballandırarak anlatıyor, diğerleri de “İstanbul’da da gidecektik ama vakit olmadı, şimdi burada izleyeceğiz bu bol ödüllü filmi!” diye karşılık veriyorlardı. Nerdeyse 70 yıldır film yapan, yüzden fazla filmi olan, dünya sinemasının en önemli yönetmenlerinden birisi olan Godard’ı bilmiyorlar, ama sayısını saydıkları ödüllerle filme girmeye karar veriyorlardı! O sırada içimden “en fazla yarım saat kalır, dayanamaz çıkarsınız” diye geçirdim ve gerçekten de on beş dakikayı bulmadan o grup salonu terk etti; ama ne gam, birisi sorarsa çok ödüllü bir filme gitmiş, çok şey anlamışlardı! Godard’ın Histoire du cinema başlıklı muhteşem denemesinin bir devamı sayılabilecek bu filme, on beş dakika dayanamayan, ama onun adıyla, ödülleriyle kendine bir etiket devşiren “kültürlülük” hâli, önce Kemalistlerden başladı ve giderek maalesef yeni-Müslüman intelijensiyaya kadar genişledi. Birisini cahil, kültürsüz olarak yargılarken, çıkında bulundurulması gereken birer malzeme olarak Mozart ve Godard… Ne de olsa Kemalizmin en büyük başarısı, hemen her toplumsal, siyasal anlayışı kendine dönüştürmekteki maharetiydi! (Tam burada Tayyip Erdoğan’ın, bakanların çoğunu toplayarak ABD’li senatörle birlikte Fazıl Say dinlemesindeki trajik problemi anmak isterdim, ama buna enerjim kalmadı doğrusu. Trollya Cumhuriyeti başlığıyla yazacağım bir başka yazıya olsun…)

Peki, Yılmaz Özdil’den Rutkay Aziz’e süren bu cehaletin, okumakla, hatta eser vermekle giderilebileceğini düşünüyor muyuz cidden de? Bugünlerde tekrar bir moda hâline gelen Tanpınar fetişizminin (ki iyi yazardır, bundan şüphemiz yok; ama yazar olmak ayrı şey, iyi insan, ferasetli insan olmak ayrı şey), mesela onun 60 darbesi sonrası, darbecileri öven, Menderes’e söven sözlerinden bağımsız ele alınması mümkün mü? Zaten Kemalizm, en çok da Batılı modern/seküler yorumlarının çoğunda gördüğümüz, sanatın, ruhla, ahlâkla, imanla, anlamla ve eylemle bağlarının kopuşunun Türkiye baş-mümessili değil miydi? Tanpınar’ı, o günün Rutkay Aziz’i olmaktan alıkoyan şey nedir bugünden bakınca? Ya da var mıdır öyle bir ayrıcalık?

Rutkay Aziz özelinde bu tür insanlara, mesela Mozart’ın, Beethoven’in Nazilerin toplama kamplarında, mesela Aushwitz’in hemen kapısının dibinde, orada insan yakan Nazi subaylarını akşamları “dinlendirmek/eğlendirmek/duygulandırmak” üzere kullanıldığını söylesek, değişen bir şey olur muydu? Son tahlilde Mozart, Rutkay Aziz’i ya da bu ülkenin değerlerine ve insanına yıllardır kötü sözler söyleyen Fazıl Say’ı (Tayyip Erdoğan’ın konserini gidip dinlemesi, Trollya Cumhuriyeti’nin aktrollerine bir şey ifade edebilir ama bana değil!) ya da hâlâ seçilmiş insanlara idam sehpasını gösteren Metin Akpınar ya da Müjdat Gezen’leri iyi insan yapamamışsa başkalarına tavsiye edilecek bir şeyi yok demek ki! Ya da daha doğrusu şöyle diyelim: Mozart’ı ya da Itri’yi ya da Zekâî Dede’yi ya da bir başkasını, nerenizle dinlediğinizdir asıl mesele ve o sanatın nerenize nüfuz etmesine müsaade ettiğiniz… Rutkay Aziz’in -eğer gerçekten dinliyorsa ki şüpheliyim- en azından kalbiyle/ruhuyla değil, bir tür etkinlik fetişizmine/faşizmine yol açan kibriyle dinlediği çok açık!

[1] https://envergulsen.wordpress.com/2018/05/19/bir-sekuler-ayin-olarak-istanbul-film-festivali-ve-2018-versiyonu-uzerine-kisa-notlar-festivalden-film-secmeleri-1/