Trollya Değinileri

Posted on Ocak 31, 2019

0


Şebbihalar, Steriller, “HepOrtaYol”cular ve diğerleri 

Maduro’ya darbe girişiminin gecesinde, blogumda -en azından tarafımız belli olsun diye- bir paragraflık bir destek notu çıkma ihtiyacı duymuştum. Aman ne rahatsız olan varmış! Gündemi şebbihalardan takip edenlerden “‘Diren Esed!’ yazınızı da bekliyoruz!” diyenlerden tutun, “Yemen için de bir iki laf edeydin birazcık olsun insanlığa yaklaşabilirdin belki ama kalp göz ve kulak meselesi” diyenlere kadar saldıran saldırana… Neyse ki blogumun kirlenmesine müsaade etmeyeceğim için, edebi olmayan yorumları onaylamak gibi bir âdetim de olmadı. Birisi, isterse en sert eleştiriyi yapsın, edebiyle yapsın başımın üstündedir ve blogumu takip eden herkes bilir ki o tip yorumları onaylamaktan zerre çekinmem; ama edebi olmayanın, yorumla dahi yeri yoktur benim blogumda; bunu ifade ederek Venezuela meselesi üzerine birkaç kelâm edelim.

Maduro’nunki gibi birçok seçim kazanmış, son seçimini -üstelik yüzde 67 ile- kazandığından bu yana henüz bir yıl dahi geçmemiş, Amerika’nın işgal girişimlerine direnmeyi karakter hâline getirmiş bir gelenekle, Esed gibi, kendi halkından milyonları öldürmüş, on milyonları da mülteci yapmış birisini karşılaştırmak ancak Aslı Aydıntaşbaş’tan feyiz almış bir taşkafalılığa işaret eder ki, Allah akıl fikir ihsan etsin demekten başka diyecek lafım olmaz.

Ama asıl “tehlikeliler” bunlar değil tabii ki! Medyada her zaman yer ve konumlarını bildiğimiz şebbiha kılıklıların veya seküler medyanın her yanında sözü geçen Amerikan mallarının “tehlikesine” karşı bağışıklığımız var Gezi’den beri. Asıl, Maduro’nun yanında gözükürken cümlelerini “ama” ile bitirenlerle problemimiz. “Ama Maduro’nun üslubu da çok sert!”, “Ama Maduro da ülkesini mahvetti!” diyenlerle başlayan ve giderek sözü “Ne Maduro ne ABD!”ye vardıranlara giden bir karaktersizliktir asıl meselemiz.

Bana kalırsa Gezi’den beri Gezici trollere karşılık oluşturulan ve her yönden ciddi de beslenen bir sosyal medya ve “asıl medya” trol ordusunun oluşturduğu omurgasızlığın sancıları “kötücül” bir doğum sancısı olarak kendini göstermeye başladı. Doğacak şey, sanırım onlarca yıldır mücadelesini verdiğimiz ilkelerin tam tersi bir sonucu olmaya namzet.

Trollya’dan çok “kahramanlar” geldi geçti. Bir tanesi de şu an ABD’de yaşayan adını dahi anmakla dilimin kirleneceğini düşündüğüm bir sözlük kurucusu şahıstı. Bir süre öncesine kadar bizim Aktrollerin rtlere doyamadıkları bir tipti. Twitter hesabında, elinde şarap kadehi, arkasında “Türk ve Amerikan bayrakları kardeşliği” ile verdiği ultra-liberal pozun içeriği yeni mi keşfedildi de onun “Maduro’nun yanındaysanız Esed’in yanında neden değilsiniz; Esed’e karşıysanız neden Maduro’yu destekliyorsunuz?” sorusuna şaşırıyor, kızıyorsunuz? Sizlerin başımıza çıkardığı yüzlerce kifayetsiz tipten birisi değil miydi bu şahıs? Onu bir tür yeniçağ bilgesi olarak sunduğunuz her anda, “Adam uyduruk, soytarı bir liberal; bunların tek dini vardır o da para, nesine incik boncuk dağıtıyorsunuz bunun! Üstelik Genç Siviller ve Fetö gibi bir sürü örnek önümüzde dururken nasıl olur da aynı hataları mütemadiyen yaparsınız?” sözlerimizle bu kepazeliğe karşı durmaya çalışırken, bizlerin seslerini dipsiz kuyularda yok eden sizin Trollya hükümranlığınız değil miydi?

Yine bu Trollya değil miydi, kültür-sanattan medyaya ve hemen hemen her alana kendi karanlığını, ucuzluğunu, popülistliğini ve sefaletini yansıtan şey? Birbirlerinizin uyduruk yazılarını, sırf Trollya cumhuriyetinde cafcaflı bir dükkân sahibi olduğu için kitap yayımlattığınız ve yayımcılıktan medyaya kadar hâkimiyet kurdurduğunuz sefaletin ürünlerini paylaşıp duruyor olmanız değil miydi bugün doğmakta olan bu “kötücül” karanlığın tohumlarını atan? Birer kültür gurusu olarak kutsadığınız tipler, Gezi’de ve her kritik dönemeçte de hep aynı ip cambazlığını sergilemediler mi?

Maduro meselesi, Veneuzela halkının bir mücadelesidir; aynı Gezi’de Tayyip Erdoğan’ın Türkiye halkının bir mücadelesinin sembolü olması gibi… O gün Tayyip Erdoğan’a “diline hâkim ol, sert cümleler kurma, uzlaş!” diyenler, yani Gezi darbe girişimcilerinin istediklerini yap diyenler, bugün Maduro için aynı şeyi söylüyor… Aynı ama’lar, aynı “Başbakan, ‘kitlemi evde tutamıyorum!’ demiş, biz sizin piyonunuz muyuz sayın Başbakan!” deyişler… Gezi’de bu tür cümlelerle omurgasız tavır aldıkları hâlde sonraki Türkiye/İstanbul kültür-sanat ve medya dukalığının sahiplerinden olmaya kadar “ilerlemiş” olanlara bakarak hiç kızıp hayıflanmayın; Trollya mantığı ile olsa olsa bu kadar olabilirdi zaten, daha fazlası değil!

Fazıl Say-Tayyip Erdoğan Kucaklaşmasına Trollya’dan Karşılıklar

Malum, Başkanımız Tayyip Erdoğan, geçenlerde Fazıl Say’ın bir konserine gitti. Üstelik yanında ABD’den gelen bir senatör ve birçok da AK Partili milletvekili ve bakan vardı… Yıllardır, ülkesinde olan bitene, halkın seçtiklerine, ama daha da çok, milletin kendini millet yapma biçimlerine kinden başka bir şey göstermemiş olan, aşağılamalarıyla her daim gündem olmayı başarmış Fazıl Say’ın, üstelik “ben yanlış yaptım” diye bir açıklaması olmaması bir yana; tam tersi şekilde, bir anlamda “Tayyip Bey sonunda doğruyu gördü!” türü bir tepeden bakmayla karşıladığı “kucaklaşma”, bizim Trollya cumhuriyetinde çok enteresan karşılıklar aldı.

Bir yanda Gezici troller vardı ki, onlar için zaten sanat manat değil onun etiketi önemli olduğu için düne kadar baş üstüne tuttukları adamı, bir anda ayaklar altına aldılar. Çok önemli değil, geçelim…

Öte yanda ise Gezi’den beri ve aslında onlara ayna görüntü olarak “yaratılmış” troller var. (Trol dediğime bakmayın, Türkiye’de sadece sosyal medya değil, yazılı ve görsel medya da büyük oranda Trollya akıntılarından ibarettir) Onların bu “kucaklaşmaya” karşılığı, karşı tarafa alaycı tavırlarla “Fazıl Say’ı da aldık; artık elinizde bir Darbükatör Bayram kaldı!” türü cümlelerle oldu. “Almak” denen şeyin, kültürel ‘konumlarına’ duyduğumuz hayranlıkla (ki o ‘konum’un hakiki sanat ve medeniyet anlayışındaki karşılığı trajikomik olmasına rağmen) karşılarında eziklenmekten başka bir şeyi beceremediğimiz kesimlerin , maddi doyuruculuğunu üstlenmek olduğunu Trollya cumhuriyeti trollerine ne kadar anlatmaya çalışırsak çalışalım nafile! Aynı, daha dün “Dolar isterse 50 lira olsun, aç kalırız namusumuzu satmayız!” diyerek ayfon parçalama (ki o ayfonlar çok daha yeni modelleri alındığı için birkaç model eskilerinin şovlarıydı sadece) ayinleri yapanların, bir gün sonra -papaz iade edildiğinde- bu defa da “ekonomik kriz çıkacaktı, daha fazla dayanamazdık!” diyerek tarihimizin en utanç verici iadelerinden birine meşruiyet bulmaya çalışmaları gibiydi bu durum! Zira Trollya cumhuriyetinde hiçbir şey ilke ile yürümez. İlkenin olmadığı yerde de günlük rüzgârlar yönlendirir duruşunuzu… Bugün doğru dediğinize yarın yanlış, bugün yanlış dediğinize yarın hakikat der; düşman olduğunuzla yarın kanka, dost olduğunuzla da yarın kan davalı olabilirsiniz…

Fazıl Say meselesini “sanatın kazanması ve birleştiriciliği” olarak görenlere de birkaç laf etmek isterim. Sanat denen şeyin ne olduğunu ve ne işe yaradığını bir kez daha düşünmenizi salık veririm. Sanatı, aynı Kemalist elitlerin yaptığı gibi “halkın başını ezme” aracı olarak görüp hakikatinden dışladığınız an, o sanat ilk sizin ruhunuza çürütmeye başlar. Fazıl Say ile Tayyip Erdoğan kucaklaşmasaydı “sanatın birleştiriciliğinden” bahsetmek akıllarımıza gelmeyecekti! Eğer şimdi geliyorsa, bu bizim sanat anlayışımızın sığ bir elitizmden fazla bir şey olmadığını da gösteriyor demektir aynı zamanda. Fazıl Say’ın asıl meselesi Tayyip Erdoğan’la kucaklaşıp kucaklaşmadığı meselesi miydi cidden, yoksa onu da içeren ve onda sembolleşen çok daha büyük bir mesele mi? [1] (Linkini verdiğim yazı neredeyse dokuz yıl öncesine ait ve o yazıda söylediğim hiçbir şeyden “Tayyip Erdoğan-Fazıl Say kucaklaşmasıyla” vazgeçmiş değilim! Zira ben fikirlerimi kim kiminle kucaklaşmış meselesinden çok daha başka bir yerde kurmaya çalışıyorum, bilmem anlatabildim mi?)

Bu “kucaklaşma”ya yaptığımız “sanatın birleştiriciliği” türü yorumlar,  -linkteki yazıda da bahsettiğim- o “sembollerin” hepsini görmezden gelmemiz anlamına gelecektir ki, kişisel olarak Erdoğan’ın böyle bir şeyi yapmaya hakkı olsa da, bir tür kültür politikası olarak bunun bir “sembolik uzlaşma” olarak dayatılması, “aldatıldık” türü hayıflanmaların da ötesine geçecek bir kültürel felç durumuna yol açacaktır, benden söylemesi…

[1] https://envergulsen.wordpress.com/2010/08/28/fazil-say-fenomeni/