Sinemadan Anladığımız Bu Mu Gerçekten?

Posted on Şubat 3, 2019

1


Birkaç gün önce Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın ülkemiz “sinemacılarını” Külliye’de kabul ettiğine dair bir haber çıkmıştı, ama merak edip bakmamıştım bile. Bugün acaba kimler katılmış olabilir diye bakınca davetlilerin listesini gördüm. [1]

Katılımcılara bakınca hazin bir ah çektiğimi söylemeden yazıya başlamam ayıp olurdu. Ah çektim; zira bu durum “kültür-sanatta, sinemada yeni bir dil” niyetiyle başlayan ve bu çabanın, aynı zamanda ülke yönetiminde yeni bir dil, medeniyet anlayışımızda yeni bir soluk niyetlerinin hepsinin göbeğinde ve hepsiyle birlikte var olması gerektiğini düşünen bir “Müslüman anlayışının” nereye vardığını göstermesi açısından da ibretlikti.

Bu daveti, birkaç hafta önceki “sinema” tartışmalarından ayırmak pek doğru olmayacağı için, o meseleyi de kısaca özetlemekte fayda var. Malum, ülkenin sinema salonlarında “şeyleri” en çok gösterilen, dağıtımda adeta tekel oluşturan kişiler/şirketler gösterimlerden alacakları payın artırılması için bir isyan bayrağı çekmişlerdi. Film biletlerinin parası yetmezdi, patlamış mısır, kola ve tuvalet paralarından da pay almak gerekirdi! Bu yüksek perdeden ucuz siteme -yıllardır dağıtım tekellerini kırmak için kılını kımıldatmayan Kültür Bakanlığı- bir hafta içinde yeni bir sinema kanunu çıkararak karşılık verdi! Elbette ki tekelleri kırmaya yönelik değil, daha da perçinlemeye… Sinema adına zaten popüler, bayağı ve düşük kalite şeyleri tüccar zihniyetiyle satanlara daha da yüksek rantlar sağlamanın önünü açan ve dizilere de yüksek destekler vaat eden sinema kanununun bir devamı olarak görülmeli bu davet!

İsimlere bakınca, maalesef, “kültür-sanatta yeni bir medeniyet dili” anlayışı diye dertle çığlık atan bizlerin çabasının akamete uğradığını, açıkçası yenilmiş olduğumuzu acıyla ikrar eden bir ahın sonucudur bu yazı! Kültür Bakanlığı, belli ki Tokileri “işleten” Bayındırlık Bakanlığı gibi “işletmek” istiyor kültür-sanatı; ya da otelleri işletme mantığıyla! Satılabilir, pazarlanabilir mallar olarak! Manevi ve estetik kalitesiyle değil, ranta dönüştürülebilitesiyle… Bir zamanlar – üstelik henüz Ak Parti ile Fetö sıkı fıkıyken, kimse “Cemaate” toz kondurmuyorken, gazetelerdeki hemen her Ak Partili köşeci aynı zamanda bir “gülencemaatisever” iken bir yazı yazmıştım ‘Camilerimizin Kurulduğu Toprak’ başlığıyla ve orada AK Parti ile birlikte o dönemin ismine henüz “Cemaat” denilen şeyinin nereye doğru gitmekte olduğuna dair bir uyarı yapmıştım. [2] O uyarıda, sağlam bir ontolojik zeminin olmadığı her yerde, geçici epistemolojik koltuk değnekleriyle yürümeye mahkûm olacağımızı ve bu durumun bizi tüketmekte olduğunu ifade etmiştim. Bugün -artık ontolojik bir zemin arayışına dahi niyetlenmediğimiz, bunun ihtiyacını dahi duymadığımız- zamanımızda, aynı tehlikenin daha da artarak devam ettiğini ve bizi kültür-sanatta değil sadece, hemen her alanda “sözsüz” ve “iddiasız” bıraktığını acıyla görmenin ahıdır, bana gece yarısı bu yazıyı yazdıran… Mesela bir zamanların Brezilya dizilerinin tüm dünyaya pazarlanırken, Brezilya’nın kültürüne ne katmış olabileceğini (ya da aslında neleri kaybettirmiş olabileceğini) dahi düşünmeyen, sadece faturada “alacak” kısmına bakan bir tüccar anlayışının hâkimiyetine dair bir uyarı ihtiyacı… Bu anlayışın emarelerini yıllardır veriyordu Kültür Bakanlığı; ama sanırım bu son durum, hepsinin üstüne katmerli bir krema oldu! Umutlarımızı ve dünyaya yeni bir şey söyleyebileceğimiz özgüvenimizi bitiren, heves ve inancımızı kıran, “ya tüccar olun ya ölün!” anlayışını hayatın her alanına dayatan bir yaklaşımın en tepelerden onayı…

Yenildik ey dostlar! Piyasaya, bayağılığın egemenliğine, “kötülüğün sıradanlığına”, paranın pulun, gücün tekellerinin kültür-sanattaki iktidarına yenilmek değil bu sadece; aynı zamanda bütün iddialarımızın içinin boş çıktığının hüzünlü bir farkındalığı anlamına gelen büyük çaplı bir hezimet… “Başkan Tayyip Erdoğan sinemacıları davet etti!” haberinin altındaki “sinemacılar” bunlarsa şayet, şu ana kadar “Hayır sanat/film sanatı bu değil, film sanatı bir medeniyet, bir hakikat arayışı, kalp ağrısı ve ruh çığlığıdır!” diyerek ve kendimizden feragat ederek yaptığımız her şeyin hezimetle sonuçlandığının ve Recep İvedik’lerin, BKM “komiği” “şeylerin”, ucuz korku ve duygusal pornografilerin sanat/sinema diye “kabul gördüğünün” en tepeden teyid edildiğinin hüzünlü hezimeti… Son tahlilde dizilerin ucuz mantığının en yüksek perdeden ülkenin geleceğine, kültür-sanatına ve dahası tüm hayatına ipotek koyduğunun acı bir isyanla uyarısı demektir bu ah!

“Bizim” dediğimiz basın ve adlarına kültür-sanat/sinema sayfası denen, ama genellikle içi boş bir bayağılığın sürdürülmesi için saksılıktan başka bir işlevi olmayan bir rant dağıtıcı mekanizma, bütün bu olan biten traji-komedyaya susarken, aynı zamanda tüm ideallerimizi, duruşumuzu, derinliğimizi, hakikat arayışımızı, çığlıklarımızı susturduğunun farkına varacak mı bir gün? Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, ne kadar “Bizim, köklü medeniyetimizden kaynaklanan sağlam bir sanat/film dilimiz ve metafiziğimiz olmalı” diye ne kadar çığlık atarsak atalım, tüccar mantığıyla yapılan bütün bu bayağılıkların bizi “yendiğini” görmek sizce de çok hüzünlü bir son değil mi?

Sevgili dostlar, kardeşler! Bir ilkeye, bir duruşa, bir fikre ve en önemlisi de sağlam bir yola sahip olması gereken bizlerin, bayağılıkları kültür-sanat diye pazarlayan bütün bu ticari mekanizmaya diyeceğimiz bir sözümüz yok mu Allah aşkına? Bir ticarethane mantığıyla yönetileceği düşünülen kültür-sanattan bize ne hayır gelecek? Bir köşecimiz de çıkmış, “Politikaya bulaşmayanları incik boncukla uğraşıyor diye suçluyorlar!” diyor cahilcesine bir edayla. Biz ne zaman politikayı poetikadan, poetikayı hayattan, hayatı ahlâktan, ahlâkı duruştan, duruşu imandan, imanı İslam’dan, İslam’ı ihsandan ve yine ihsanı bilgi, eylem, hayat ve politikadan ayırdık da, politikada yapılan bazı yanlışlarda ne kazanıp ne kaybedeceğiz diye hesap yapmadan “kral çıplak” deme cesaretini göstermeden kültür-sanatta bir şey yapabileceğimizi düşünür hâle geldik? İhanetle, dost uyarısını hangi ara bu kadar hızlı yer değiştirir kıldık?

Açık konuşalım, bizim camiamız, bir saldırı olduğunda ama’sız fakat’sız, “benim olmadığım yerde kimse olmaz” kararlılığı ve cesaretiyle saldırıya karşı durma tutarlılığını ve her şey güllük gülistanlıkken de rant peşinde koşmak yerine, yanlışları yüksek sesle dile getirme kararlılığını kaybetti. Hatta genelde bu söylediğimin tam tersi oluyor son yıllarda. Siyasi erk güçten düşünce tekme atmaya yeltenenler, bu erk en güçlü vaziyetteyken, en büyük yanlışlarda dahi susup “işine bakmayı” tercih ediyor.

Bu yol, yol değil bunu bilelim; dosta düşen, uçuruma götüren yola yol demek değil, “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!” diyebilmektir.

[1] https://www.sabah.com.tr/galeri/turkiye/cumhurbaskani-erdogan-sinema-sektoru-temsilcilerini-kabul-etti/8

Toplantıya sinema sektöründen şu isimler katıldı:

Oktay KAYNARCA: Oyuncu
Birol GÜVEN: Yapımcı
Şükrü AVŞAR: Yapımcı
Timur SAVCI: Yapımcı
Cemal OKAN: Yapımcı
Muzaffer YILDIRIM: Yapımcı
Şahan GÖKBAKAR: Oyuncu, Yapımcı
Çağrı ÖZEREN: Yapımcı
Yılmaz ERDOĞAN: Yönetmen, Oyuncu, Yapımcı
Necati AKPINAR: Yapımcı
Fatih AKSOY: Yapımcı
Mahsun KIRMIZIGÜL: Yönetmen, Oyuncu
Kerem ÇATAY: Yapımcı
Mehmet BOZDAĞ: Yapımcı
Serdar ÖĞRETİCİ: Yapımcı
Bülent İNAL: Oyuncu
Burak ÖZÇİVİT: Oyuncu
Ata DEMİRER: Oyuncu
Tamer KARADAĞLI: Oyuncu
Şoray UZUN: Oyuncu
Demet AKBAĞ: Oyuncu
Raci ŞAŞMAZ: Yapımcı
Onur TAN: Yönetmen
Bahadır ÖZDENER: Senarist, Yapımcı
Elif DAĞDEVİREN: Yapımcı
Şükrü Erol Avcı: Yapımcı

 

[2] https://envergulsen.wordpress.com/2012/07/10/camilerimizin-kuruldugu-toprak/