Kötü Filmler Potpurisi 1

Posted on Şubat 11, 2019

1


Never Look Away (2018) -Asla Gözlerini Kaçırma – Florian Henckel von Donnersmarck

Başkalarının Hayatı (2006) filmi hemen herkes tarafından coşkuyla karşılanırken de söylemiştim, yönetmeninin, olabilecek en bayağı türden yeteneksiz bir propagandacı olduğunu… Asla Gözlerini Kaçırma filmi, Başkalarının Hayatı‘nda gördüğümüz Hollywood tipi propagandacılığın, ucuz, vıcık vıcık bir duygusallıkla harmanlanması. Üç saat boyunca yönetmenin filmin içerisine katıp çorbalamadığı hemen hiçbir şey yok! En başta bir tür iyilik meleği olarak kurgulanan “teyzenin” otobüsçülerle yaptığı ritüelin, filmin en sonunda “sonlanmak üzere tekrarlanacağını” bağırması gibi, hemen hemen tümüyle klişelerle yoğrulmuş, son derece yeteneksiz bir yönetmenin filmi.

never look away

Nazi Almanyası ve sonrasında gelen Stalin Doğu Almanyasının “özgürlük karşıtlığına” alternatif en sonda “her şeye ferahlık ve özgürlük veren Batı Almanya liberalizmi… Hollywood tipi neo-liberal propagandanın en ucuz versiyonlarından birisi olan film, sanat üzerine yapmaya çalıştığı tartışmayla insanı sanattan soğutacak bir ton da içeriyor doğrusu.

Propaganda, içerdiği konunun doğru ya da yanlışlığı üzerinden değil, insanları, toplumları ve giderek devletleri, “kendini onaylama” üzerinden meşrulaştırmaya zemin hazırladığı, düşünmek ve hemhâl olmak yerine haz verici bir eşitlemenin tadını bir tür uyuşturucu olarak sattığı için, sanatın hakikatine en uzak şeylerden birisidir. Zira, kendini onaylatmak için muhakkak bir “mutlak öteki”ne ihtiyaç duyar ve olabilecek bütün duygusal ajitasyon yöntemlerini kullanır. Mesela hem Nazi Almanyasında hem de Stalin Doğu Almanyasında prestijli bir doktor olan Profesör Seeband’ın “kötücüllüğünün” gerçek olup olmaması meselesi değildir asıl mesele; problem, o “gerçek kötücüllüğün” hangi “iyinin” propagandası için bir “yansıma” olarak kullanıldığındadır… İzleyici, bir propaganda ile karşı karşıya kaldığında, kendisini, ideolojisi, ferdiyeti, duygusallığı üzerinden onaylanmış hisseder; insanın manevi, akli, ruhi “yükselme” iştiyakına binek olmak değil, ya eşitleme ya da duygusal pornografiler aracılığıyla “aşağıya çekilme” söz konusudur propagandalarda…

Sanatı, Almanya’nın Nazi dönemi sonrası yaralarını sarmasının en önemli yolu olarak kutsayan filmin herhangi bir yerinde hakiki sanata denk gelmiyor olmamız da asıl trajedisini oluşturuyor yönetmenin yaklaşımının. Film, belki daha önce Altın Palmiye almış Kare filminde olduğu türden bir sanat tartışmasını başlatabilseydi, bütün bu duygusal ve politik pornografi arasında bile kendine has bir özelliği taşıyabilirdi, ancak bu konuda da korkunç bir fakirliğe imza atıyor film ve yönetmeninin yeteneksizlik örgüsüne bir halka daha katmaktan başka hiçbir şey yapamıyor.

The Favourite (2018) – Sarayın Gözdesi – Yorgos Lanthimos

Lanthimos, Dogtooth (2009) filmini yaptığında, eleştirdiği şeyin mekânını ve ortamını kurgulamaktaki başarısını alkışlamış ve yetenekli bir yönetmenin geliyor olabileceğini haber vermiştik. Ancak yönetmen, sonraki her filminde biraz daha aşağı düşerek tek atımlık bir barut olduğunu mütemadiyen deklare ediyor adeta. Son filmi Sarayın Gözdesi, izlediğim günden beri “Bir yönetmen böyle bir rezilliği çekmeye ve üstelik altına da imza atmaya nasıl utanmaz?” diye soruyorum kendi kendime. Sanırım “Biraz da İngilizleri soyayım!” rantiyeciliğinin sonucu bu film.

favourite

Bu berbat filmi izlerken, Tarkovsky’nin “Bir şairin, hayati bir zorunluluk, bir tür doğum hâli değilse ‘yaratmaya’ hakkı yoktur!” şeklinde şerh edilebilecek türlü sözleri aklıma geldi. Şairlik, Şuara Sûresi’nin son ayetlerinde karşılığını bulan bir kriterle kıymet kazanıyor ancak. Eğer “yapamayacağınız şeyleri söylemek” yani “kendinizde/derdinizde/ruhunuzda olmayan şeyleri varmış gibi göstermek” ise şairlik, Allah (c.c.) bu tür şairliği “ardından gidilmemesi gereken sapkınlık” olarak lanetliyor. Lanthimos gibilerde, Trier’in son filmlerinde görebileceğimiz bu zillet hâlidir işte Platon’a şehirden şairleri kovduran şey; yoksa Şuara Sûresi’nde istisna olarak belirtilen özelliklere sahip olanlar için şiir bir şuura dönüşür aynı zamanda. Bir yanda Lanthimos, Trier ve sürülerle başka isim; öte yanda ise neredeyse tek başına bir zirve Tarkovsky…

Everybody Knows (2018)- Herkes Biliyor – Asghar Farhadi

Bizim Müslüman camia, Farhadi’yi adeta “Müslüman sinemanın kurtarıcısı” olarak kutlarken, onun, Hollywood şablonlarına, self oryantalist bir gözle baktığı İran’ı ekleyerek Batı’nın çok sevdiği bir forma eriştiğini ve bu formun olsa olsa ucuz bir üçüncü dünya Hollywood’u olabileceğini ifade etmiştim.

everybody-knows

Herkes Biliyor aynı Lanthimos’un filmi gibi, kendinize, bu filmin neden çekilmiş olabileceğini sorup, ikna edici bir cevap bulamayacağınız bir film. Lanthimos, nasıl biraz İngiliz parası yemek istemişse, Farhadi de İspanyol ve Amerikan parası yemek istemiş besbelli! Yoksa cafcaflı iki İspanoAmerikan oyuncuyla bu kadar ucuz bir film yapıp da altına “bunu ben yaptım” imzası atabilmek bu kadar kolay olmazdı!

Dört Köşeli Üçgen (2018) – Mehmet Güreli

Mehmet Güreli, aynı Zülfü Livaneli gibi, edebiyattan filme, resme, hemen her “sanatı” deneyen kişilerden birisi… Ancak, sanırım onlara bu kadar kötü eserler yaptıran şey, sanatın salt entelektüel bir faaliyet veya kuru akademik “bilgiden” üretilebilecek bir şey olduğunu düşünüyor olmaları…

dört köşeli üçgen

Dört Köşeli Üçgen, daha önce jürisinde olduğum birkaç kısa film yarışmasına gelen çoğu lise/üniversite öğrencisi filminden çok daha kötü bir film olmasıyla hakikaten dikkate şayan! Girişinde, filmin, Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü tarafından desteklendiği bilgisini okuyup, üstüne de filme şahit olunca, artık film yapım desteklerinin çoğunlukla senaryolar okunmadan, büyük oranda “isme” verildiğinden neredeyse emin oldum! Böyle bir filme, böyle bir senaryoya destek vermenin akla, vicdana, izana sığar bir yönü yok zira…

Film sanatı (diye yapılan şeylerin büyük çoğunluğu) birilerinin entelektüel “heveslerini” karşılama mecrası olabilir; ancak bunu bir zahmet milletin boğazından kesilerek alınan devasa katkılarla yapmayıversinler! Kültür Bakanlığı, her sene şu kadar filme bu kadar maddi destek verdik diye övünmenin, kültür-sanatın/film sanatının niteliğine hiçbir şey katmadığını keşke çok geçmeden fark edebilecek bir ciddiyetle eğilse sanata. Sanatı/film sanatını, niceliğin egemenliğine kurban etmek yerine, “Bu sene şu muhteşem filmi biz destekledik” diyebileceği, senede bir iki iyi film çıkarabileceği bir seçme mekanizması üretebilseydi keşke!

Capernaum (2018) – Kefernahum – Nadine Labaki

Son haftalarda -Cannes’da aldığı birkaç ödülün de etkisiyle- en fazla övülen filmlerden birisi oldu Kefernahum. İlk bakışta, Lübnan’da yaşayan yoksulların ve mültecilerin can yakıcı hayatları üzerine bir bakış gibi görünüyor film. Özellikle odağına aldığı birisi bebek iki çocuktan “faydalanmayı” azami boyuta çıkarması, filmin “duygusal etkileyicilik” boyutunu had safhaya çıkarıyor.

Peki film sanatı, filmin sinematografinin de bariz şekilde ifşa ettiği gibi, kurguyu bir tür duygusal manipülasyon aracı olarak kullanmaktan ibaret midir? Birçok çocuğu olan ailelerin, otomatikman çocuklarına kıymet vermediği gibi, ülkemizden “Kemalist beyazlardan” çok iyi bildiğimiz bir ana fikre sahip film. Ailesini dava eden çocuk teması, filmin duygusal sosuna bir miktar ketçap mayanoz da ekleme işlevi görüyor. “Hâkim bey, sizden annemle babamın bir daha çocuk yapmasını engellemenizi istiyorum!” diyen çocuğun söyledikleri, tipik bir Ortadoğulu (olmaktan utanan) Batıcı elitin “dilinden” söylenmiş olabilirdi ancak!

kefernahum

Labaki, filmi bu ana fikre taşıyacak yolun taşlarını maharetle örüyor kurgu biçimiyle. Tek yönlü, çocuklarını mal gibi gören anne babaları, filmin sonundaki “meşruiyet sağlamak için yaptıkları savunmaları” da kurtaramıyor Labaki’nin elinden! Sokaklarda, çarşılarda hepsi birbirinden kötü, üçkağıtçı, zevk düşkünü “erkekleri” ile hem feminist hem de self-oryantalist bir bakış Labaki’ninki… Üstelik feminizm, Batı kompleksli bir Ortadoğulu kadın yönetmenden gelince iyice çekilmez bir raddeye erişiyor filmin tonlamasında. Mahkemede anne babasını dava eden çocuğun avukatını da oynayan Labaki, aslında sokaklardaki yoksulluğa sebep olan Lübnan hükümetini ya da devletini değil (ki devleti itinayla bu işin uzağında tutma gayretinde Labaki), onlara çok çocuk doğurtan “ataerkil/Doğulu/Müslüman” geleneği oturtuyor sanık kürsüsüne ve bu da elbette Batı’da ve Cannes’da (bir film Müslüman ya da Doğulu bir ülkeden gelecekse) en çok tutulan temalardan birisi olarak kutsanıyor.

Labaki’nin bir yerde sokaklarda bir şeyler satan Suriyeli mülteci kıza söylettiği “İsveç’e gideceğim, orada çocuklar sadece yaşlandıklarında/ecelleri geldiğinde ölürlermiş, orada Suriye mahalleleri varmış ve devlet o mahallelere asla dokunmazmış, refah içinde yaşarlarmış” mealindeki sözleri, Kefernahum‘un “niyetini” de ifşa eder mahiyette.  İlk bakışta, yoksullarla ve özellikle çocuklarla kuracağımız empatinin, ciddi şekilde filmin tuzağına çekme işlevi gördüğü bir formdan bahsediyorum. Propagandaların duygusal boyutu (ki Asla Gözlerini Kaçırma filmi için de benzer bir empati kurma yönteminden bahsetmiştim), propagandanın işleyişinden asla ayrı değildir. Masum çocuklar, bebekler ve kötücül aileler, bir tür Nazi “seçiciliğine” hizmet edecek bir ikili karşıtlığın formuna bürünüyor Labaki’nin kamerasında.

Son tahlilde yüzeyine baktığınızdaki etkileyici görüntünün, derine indikçe çirkin bir yüze dönüştüğü bir film Kefernahum.