Seçim ‘Yenilgisinden’ Alacağımız Dersler

Posted on Nisan 1, 2019

3


31 Mart Yerel Seçim sonuçları netleşti ve kümülatif anlamda Cumhur İttifakı galibiyeti gibi görünen şeyin arka planında çok hazin bir yenilgiyle karşı karşıya olduğumuz muhakkak. Seçimlere bir hafta kalıncaya kadar oy verip vermeme konusunda tereddüdü olan, ama son gün yine vicdanına engel olamayıp Bursa’da her üç seçenekte de AK Parti’ye oy vermiş birisi olarak, İstanbul ve Ankara’daki yenilgimizin sebeplerini araştırmayı bir gönül/dost borcu görüyorum. Zira sebebi üzerine düşünülmemiş her yenilgi yeni yenilgilere, sebebi ve çözümleri üzerine düşünülmüş her şerr de hayırlara gebedir.

Neden yenildik? Bunun “karşı tarafla” ilgili sebepleri açık. İstanbul’da HDP’nin açıkça, Saadet’in ise kendi adayı olduğu hâlde gizlice CHP adayını desteklemiş olduğunu (1.5 puanlık bir fark var), “karşımızda” PKK, Fetö, Kemalist darbeci zihniyetin ortak bir çatı altında toplanmasını sağlamış bir uluslararası konjonktür ile karşı karşıya olduğumuzu görmemek için aptal olmak lazım, kabul! Ancak, bu yine de kendi hatalarımızı görmemize engel olmamalı. Hatalarımıza madde madde bakalım:

  1. Ak Parti’de ve Ak Parti’ye oylarımı hep kendisi için verdiğim Tayyip Erdoğan’da son aylarda enteresan bir “değişim” baş göstermişti. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Kültür Bakanlığı’na kadar son aylardaki politikalara ve olan bitene bakınca, Kemalist çevreye yaranma çabasının aşikar bir şekilde öne çıktığını fark etmemek mümkün değil. Yüzümüze baka baka Müslüman camiaya küfredenlere, en hafif tabiriyle aşağılayanlara bu ülkede çok yüksek rantlar dağıtıldığını anlamak için Üstün Dökmen’in sözlerinin patlaması gerekmiyordu aslında. Gezi olaylarından beri bu konudaki hiçbir uyarımızın dinlenmemesi bir yana, tam tersi bir omurgasızlığın alıp başını gittiğini görmek bizi çok üzüyordu. Özellikle kendine düşünce kuruluşu diyen SETA gibi kurumlarla, özellikle Ak Parti düşünürleri olarak pazarlanan köşeci tayfasının Kemalist kodlara en hafif tabirle vurdumduymazlıkları ve 15 Temmuz’dan bu yana bu kodlarla AK Parti’yi bir şekilde uyuşturma çabaları, son seçimdeki yenilgimizin birinci sebebidir. Zira İzmir’de, Kadıköy’de ve CHP’nin Kemalist fanatizminin ayyuka çıktığı yerlerde net görüldüğü üzere, çöplük içinde yaşasalar dahi onları çöplük içinde yaşatan bir CHP yönetiminden asla vazgeçmeyecek bir FundamentalistKemalizmden üç beş oy devşirilecek diye, kendisine, Kemalist vesayetten çok çektiği için oy veren asıl tabanından pek çok oyu yitirmeyi göze almak akıl işi değildir. Bu akıl işi olmayan şeyin, düşünce kuruluşu adındaki kurumların akılsızlığının yönetimindeki trajedisiyle karşı karşıya Tayyip Erdoğan. Ya, şu ana kadar kendisini, kendisi olmaktan alıkoyan bu tür düşünce kuruluşları ve intelijensiya (ki var mı öyle bir intelijensiya o ayrı) ile hesaplaşacak ve kendisine -üstelik hâlâ- oy veren o tertemiz insanların kaygılarını öne alacak ya da bir sonraki seçimde daha büyük bir yenilgiyle karşı karşıya kalacak. Erdoğan’ın önünde çok kritik bir seçim duruyor açıkçası: Mesela yıllardır Ak Parti’ye ve kendisine en hafif küfrü “cahiller” olan İlber Ortaylı türü adamların karşısında eziklikle kendisi olmaktan çıkacak; ya da, milletin tam da ona oy verme sebebini hatırlayıp yine ve çok daha güçlü bir sesle “Ben varım ve benim olmadığım yerde kimse yoktur!” şuuruyla ve geleneğinden gelen özgüvenle hareket edecek. Bu iki seçeneğin bir ortası yok!
  2. Binali Yıldırım, genellikle sevdiğim bir insan olageldi yıllardır. Kompleksleri olmayan iyi bir insan hakikaten… Ancak, bu ülkenin hassas insanının ve özellikle de 15 Temmuz’da canı, kanı, varlığıyla ülkesi için sokaklara dökülmüş insanların üzülmesine yol açan bir eylemi, onun için Allah’tan gelen bir uyarıya dönüştüyse, onu da ders alarak öpüp başımıza koymamız gerekir. Enis Berberoğlu, hapisten çıkarıldığında, Binali Yıldırım, Berberoğlu’nun eşini arayıp, Enis Bey’in hapisten çıkmasından duydukları memnuniyetten bahsetmişti. Basına yansıdığı zaman da çok sert eleştirmiştim. Can Dündar adlı haine biz neden hain diyorduk? Mit tırlarını durdurma olayında devlet sırlarını yayımladığı için değil mi? “Bu suçun başlangıç noktasında olduğu iddia edilen Berberoğlu suçsuzsa, neden Can Dündar hain; yok suçluysa neden çıkmasına seviniyorsunuz?” sorusu o gün bugün aklımı kurcalıyor ve doğrusu pek çok 15 Temmuz şehit ailesinin de aklını/kalbini/vicdanını kurcaladığını biliyorum. Dolayısıyla, minicik bir hatamız (ki hiç de minik bir hata değil bu!) bile son derece ibret verici bir karşılık alabilir Allah’tan. Biz buna iman ederiz, inşallah AK Parti nezdinde yöneticileri de iman ederler de bir sonraki seçimde benzer bir yenilgi yaşanmaz!
  3. Kavakçı Ailesinin kayırıldığı (ki ailenin babasının Fetö hakkında yazdığı uzlaşmacı yazının mürekkebi henüz kurumadan) düşüncesi, pek çok kişide, “AK Parti’de, bir, oy veren ‘alt kesim’; bir de her daim yönetimde olan bir ‘aristokrat kesim’ olmalı ki, Kavakçıların tüm ailesi muhakkak devlette önemli bir yere yerleştiriliyor!” sıkıntısı uyandırdı. Maalesef Başkanımız Tayyip Erdoğan bu sıkıntılara hiç kulak asmadı ve AK Parti’nin Hilal Kaplan gibi amigo tayfası da her zaman yaptıkları gibi, doğruyu değil de, yapılmış olanın muhakkak doğru olduğu yanıltmacasını yürürlüğe soktular. Aynı şeyin, göreve geldiği günden bu yana -eğer kasti değilse- çok fahiş hatalar yapan kimi bakanların “aklamasının” yapılması sürecinde de yaşandığı gerçeği, bu “taban-aristokrat” dikotomisini daha da derinleştiren bir şeye dönüştü. Üstelik Tayyip Erdoğan’ın özellikle çocuklarının ortalıkta “kurumsal anlamda” çok görünüyor olmasının yarattığı sıkıntıların da bu durumlara eklenmesi sonucu, ortada ciddi anlamda bu problemleri derinleştiren bir algıya hizmet edilmiş oluyor. Bu hatalardan acilen vazgeçilmesi gerekiyor kanaatimce.

Bu durumun bir başka görünümü, Fetö ile mücadelede, bir aristokratlar, bir de serfler olduğu düşüncesinin uyanmaya başlaması… Aristokrat Fetöcüler öyle ya da böyle kurtulurken, Fetö ile hiç ilgisi olmayan insanların, özellikle Kemalist-eskiler tarafından ateşe atılıyor görünümü vermesi, Fetö ile mücadelede ciddi şüphelere yol açtı. Adalet Bakanı’nın olan biten hemen her şeyde, Kemalist yargı mensuplarının yaptığı hiçbir şeye karşı bir sözünün olmaması, bu şüpheleri katmerleyen bir şeye dönüştü. Son tahlilde hemen her şeyi kendisine yüklediğimiz, günde 6-7 yer gezen Tayyip Erdoğan’ı, hemen her şeyin çözümünü bulmak ve konuşmak üzere öne atan hunhar bir acımasızlık var ortada. Sorumsuz bakanlıklar, milletvekillikleri, inisiyatif almayan yöneticilere karşı, tüm yükü bir kişinin sırtına yüklemek Fetö ile mücadele de ciddi aksamalara ve şüphelere yol açtı. Bu durumun acilen başka bir yaklaşımla çözülmesi ve Fetö’nün Kemalist darbeciliğin yanında adeta çömez gibi kalacağı gerçeğinin Kemalist vesayete karşı her an uyanık olma gereğini doğurması gerekiyor. Kemalist vesayetin Batıcı ilkesizliğinin nelerle ortaklık kurabileceğini anlamak için son seçimlere bakmak bile yeterli olabilirdi. O yüzden Fetö mücadelesinde Kemalist hukuk sistemine güvenmenin bir çıkmaz yaratacağını görmek ve ona göre bir çözüm üretmek gerekiyor.

  1. Kadem gibi kuruluşların ve onun bir uzantısı gibi görünen Aile Bakanlığının, Müslüman hassasiyetlerin Batılı değerlerin karşısındaki bir eziklikle -yeniden- yorumlanmasının lokomotifliğini yapıyor görüntüleri, Ak Parti’nin “olağan seçmeninde” bir geri çekilmeye yol açtı. Elbette “karşı tarafa” vermediler oylarını, ama seçime gitmeyenlerin ve gitse de bir türden ders vermeye çalışanların da olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ders verme faaliyetinin hepimiz için çok acı bir tecrübe olacağı bir gerçek; ancak ders alınırsa bu tecrübeden daha büyük bir hayır çıkacağına olan inancım da tam. Yıllardır “Ak Parti’yi bitirirse şayet ‘kadın hırsı’ bitirecek ve Kadem bu ‘kadın hırsı’nın şekil şemal almış hâli” diyor ve uyarılarımı yapıyorum (kadın hırsı ile kadın feragati aynı şey değildir; belirtmiş olayım). Maalesef Batıcı feminizmlerin yeşil versiyonlarının üretilmesi olsa olsa içimizdeki ezikliği büyüten bir şekle bürünüyor. Kadem, Ak Parti çevresinde o ezikliğin -üstelik kendine güven maskesiyle- türetildiği bir yere dönüştü uzun süredir.
  2. Tayyip Erdoğan, Gezi’den, hatta daha öncesinden bu yana benim gibiler için Müslüman dünyanın ve aslında dünyadaki tüm mazlumların en önemli lideri konumunda oldu hep. Batı’dan ve Türkiye’deki Batıcı taşeronlardan saldırıların temel sebebi buydu. Bizler, Erdoğan’a her zaman “Dik dur, dik durursan arkandayız!” dedik hep. Özellikle döviz krizleri ve önünde-ardında olan Rahip krizi ve sonunda da Rahip’in ABD’ye iadesi, Erdoğan’a güvenenlerin gururunda büyük bir yara açtı. O zaman da söylemiştim; milleti, ülkesi için ölmeyi göze alanları, zengin elitin şımarık söylenmesinin bir sonucu olan döviz krizi yenilgiye uğratmamalıydı, ama oldu. Bu yenilgi, “ABD nefreti imandandır!” sözünü tekrarlayıp duran bizler için korkunç bir ortamın geliyor olduğunun habercisiydi. Özellikle Rahip’in iadesi sonrası ABD ile sütliman olmaya başlayan ilişkiler ve bakanların bazılarının (Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı başta) adeta bu ilişkilerin “Batılılaşmaya hizmet edecek yenilenmesinin” sorumluluğunun görünür yüzünü temsil etmeye çalışmaları AK Parti tabanında gözle görünür bir rahatsızlık yarattı.
  3. Seçilen belediye başkan adaylarından bazıları, ama en çok da İzmir adayı, Ak Parti için bir ilkenin değil, konjonktürel bir pragmatizmin hâkim kılınmaya başladığının (ki bunda da SETA gibi kurumların büyük günahı var) izlerini vermeye başladılar. “İzmir’in şarabını” ünlü yapmayı belediye hedefi olarak koymak ve Atatürk portresi ve rozetleriyle dolu bir reklam filminin FundamentalKemalistlerde bir etki yaratacağını düşünmek ciddi anlamda bir basiretsizlik ve omurgasızlıktı elbette ve bu durum, çok ciddi bir kayba yol açtı AK Parti tabanında. Benim gibi son anda vicdanına yenilip oy vermeye gidenler dahi “Kendiniz olun kardeşim; bırakın Kemalistlere, laik elitlere yaranmak için takla atmayı!” sitemlerini saklayarak verdiler oylarını. Hâlbuki yakın zamana kadar Ak Parti, ama en çok da Tayyip Erdoğan, bu tür “kendiliği olmayan yüzlerle” değil tam da o kendilik bilinciyle milletten geniş bir taltif almıştı.
  4. Mansur Yavaş’ın senet sahtekârlığı meselesinin onca zaman beklenip seçimden haftalar önce piyasaya sürülmesi -Ak Parti’ye dahi mazlum olduğu inancıyla oy vermiş mazlumsever milletimizde- bir ters tepki yarattı kanımca. Mansur Yavaş’ın bu konuda mazlum olup olmadığından bağımsız olarak gelişen bir algıdan bahsediyorum. Tayyip Erdoğan gibi, bu tür şeyleri neredeyse uyurgezer rahatlığıyla fark edebilen bir siyasetçinin yaptığı bu hatayı, yine etrafındaki goygoycu sürüsünün basiretsizliğiyle birlikte yorumlamak gerekir kanımca.
  5. Politika kurulları adını verdiğiniz şeyin ve o kurullar için seçtiğiniz isimlerin kahir ekseriyetinin yukarıda bahsettiğim problemlerin büyük bir çoğunluğunun beslenip olgunlaşmasına olan katkısını (ki buna benzer bir “katkıyı” Barış Süreci sırasında topladığınız kurulların hendek terörünü görmemize engel olma işlevi ile paralel olarak yorumlayalım) göremezsek, İlber Ortaylı’ların ya da karşısında saygıyla eğildiğimiz Kemalist elitlerin, istediğimiz kadar eziklenelim, sonunda bize tekmeyi vuracakları günü bekledikleri hakikatini gözden kaçıracağız demektir. Bu, “düşmanlık” değil, karşı tarafın yüz yıllık düşmanlığından vazgeçtiği yönünde emare almadığımız sürece uyanık olma gereğinin bir dışavurumu ve bir dost uyarısı olarak yorumlanmalı. Gezici kesim hangi küfründen vazgeçti ki 15 Temmuz’dan beri karşılarında şirin gözükmeye çalışıyorsunuz?
  6. Özellikle İstanbul’da kimi belediyelerin kültür-sanat adı altında yaptığı fahiş harcamaların, birtakım şarkıcı, türkücü, popçu, topçular yanında bir kesim “kültür tüccarını” hiç de hak etmedikleri yüksek miktarlarla ve devamlı besledikleri inancının, ekmeğini kazanmak için canı çıkan “sıradan” insanımızda bir karşılığı olacaktı elbette. Bana kalırsa, “her haram lokma” bize bir tutam ders olarak geri döndü.
  7. Seçim gecesi geç vekitlerde “Binali Yıldırım ile İmamoğlu arasındaki farklar büyük bir hızla düşüp en son 4 bin olduğunda veri akışını kilitleyen” AA’nın ya da sabahında, YSK başkanı, İmamoğlu lehine 20 küsur bin farkı açıkladığı halde hâlâ AA’nın kitli verileriyle Binali Bey’i galip gösteren Ahaber gibi goygoycu propaganda kanallarının durumu, tam da işaret ettiğimiz “düşmanına benzeme” olayının ne derece gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor. Hâlbuki bu davranış en baştan beri hep CHP zihniyetine ait bir şeydi ve bunu onlardan -yazıda bahsedilen pek çok şey gibi- devraldığımız gerçeği ve bu gerçeğe inanan Binali Yıldırım’ın “seçimi kazandık” açıklaması, başlı başına kendimizi gözden geçirmemiz gereken bir durum arz ediyor. Hâlbuki bizler, yenildiğinde de yendiğinde de vakur ve “ders alan” olmalıydık hep! Yenildiğinde çamura yatma bir CHP karakteridir (geçersiz oylar meselesini önemsemiyor değilim, ama bu da AK Parti’nin bu defa sandıkta da iyi temsil edilmediğini göstermekten başka bir şey söylemez bize) ve o karakterin AKTroller (köşecisi, trolü, yazarı, çizeri, gezeri) nezdinde Binali Yıldırım’ı yanıltan bir karşılık vermesi, bu seçimin nazarımda hatırlanacak en acı olayı olarak da hafızama kazınmıştır: “Hiç ders alınsaydı tekerrür eder miydi tarih!” sözünü hatırlamak dileğiyle…

Son tahlilde, Kemalist/Batıcı tayfa sizi beğensin diye isterseniz bin takla atın, onları televizyonlarınıza, gazetelerinize, dergilerinize, salonlarınıza olabilecek en yüksek ücretlerle ve büyük eziklikle davet edin, Gezi’ye rağmen en çok onları besleyin, yine onlardan alacağınız tek bir oy dahi yoktur. Onlara yaranacağım diye, kendi hakiki tabanınızı kaybedecek her eylem ve söyleminiz, seçim yenilgisinin en önemli sebeplerindendir. Bunları doğru tespit ettiğimiz sürece doğru bir çözüm bulma ihtimalimiz artar. Ama sözünü ettiğim kurum, köşeci ve “kültür-sanat” tayfasının pek çoğunda nadasta durduğuna ve kısa bir süre sonra patlayacağına inandığım bir söylemin, yani “Seçimi kutuplaştırma sonucu kaybettik!” söyleminin ardına takılıp, biraz daha kendiliğinizden koparsanız, korkarım bir sonraki seçim CHP’nin onlarca yıl sonra başımıza tümüyle çörekleneceği bir hezimet olacak. Doğrusu kimse hakikisi orda dururken Kemalist olduğu iddiasıyla karşısında kendiliğini yitirmiş takla atan bir siyasi harekete oy vermek istemez!

Seçim sonuçları hayırlı olsun. Umuyorum ve bekliyorum ki hayırlara vesile olacak. Biz inanırız ki her şerde bir hayır vardır ve önemli olan bu şerden de bir hayır çıkaracak şuur, basiret ve ferasete yönelmektir.