Davud Gül’ü ve Anlamakta Geç Kaldıklarımız Üzerine

Posted on Mayıs 8, 2019

0


YSK’dan İstanbul Büyükşehir Belediyesi için gelen seçim yenileme kararı, aslında yıllardır söylediğimiz şeyleri bir kez daha ifşa etmesi açısından ibret verici bir manzara oluşturuyor. Batı’daki hemen her kurumdan, medya organlarından gelen “Bu bir savaş ilanıdır!” tehditlerinin elbette yerel şebek(e)lerde bir karşılığı olacaktı!

Deniyor ki, bu bir hukuk ihlalidir; isteniyor ki istendiği kadar oy çalınmış, sandık görevlilerinde 20 bine yakın usulsüz atama olmuş olsun, yine de görmezden gelip, “Sandıkta değil, ama üçkağıtçılıkta kazandınız!” bile diyemeden sinikçe İmamoğlu’ndan Gauido çıkarma projesine boyun eğelim.

– Oyların sadece yüzde 10’u yeniden sayıldı ve fark 30 binden 13 bine düştü, tümü sayılsa kim bilir neler olacak!

Cevap: Çaldık ama farkı kapatmaz, o yüzden yeniden seçim olamaz!

– Binlerce sandıkta usulsüz atamalar var, çok planlı bir projenin olduğu apaçık belli. Bu sadece seçimi ihlal değil, aynı zamanda idamlık da bir suç!

Cevap: Usulsüz atamalar olduysa ne varmış bunda! Kazanılmış hakkımız geri alınamaz!

Gerçekten de durum bundan ibaret. Hiçbir CHP’li “Hayır efendim oylarda çalınma olmadı!” diyemedi bu süreç boyunca. Çeşitli tiplerdeki binlerce usulsüzlükten birisinin Ak Parti lehine olması durumunda ortalığı ayağa kaldıracak olanlar (Ki geçmiş seçimlerde usulsüzlüğe dair tek delilleri olmadığı hâlde bizlere hep hırsız, tecavüzcü dediler ve bizler de o sürünün hakaretlerine hep refleksif olduk! “Hırsızlık bizim değil ama sizin karakterinizdir, tecavüzcülük ise en önemli özelliğinizdir, yüz yıldır başta ülkenin kendisi olmak üzere tecavüz etmediğiniz hiçbir şey kalmamasından belli!” deyip geçeceğimize… ) Dedikleri tek şey, “Fark kapanmaz!” oldu. Bu, “Çaldık, ama az çaldık; idare ediverin!” tavrına göz yummamızı, göz yummazsak da o rezil medyalarıyla ve Batılı ağababalarıyla başımıza her türden belayı getirecekleri tehditlerine pabuç bırakmamızı bekliyorlar. CHP’nin, açık oy, gizli sayımların olduğu ya da tek parti diktatörlüğünün yaşandığı dönemleri ülkenin en ferah dönemi olarak yutturma çabalarını ilköğretimden üniversiteye tarih derslerine koyduğu düşünülürse nasıl bir organize kötülükle karşı karşıya olduğumuz aşikâr hâle gelir. Seçimin ilk gününden beri söylüyorum; eğer hakkıyla kazandıysa kabul etmek boynumuzun borcudur; ancak ayyuka çıkan yolsuzlukları, sahtekarlık ve usulsüzlükleri, sırf kemosol gruplar kaos çıkaracak diye görmezden gelirsek, tam da en güçlü yerden, yani halk desteğinden ve sandıktan bizleri vurmalarının önünü açmışız anlamına gelecektir. Zira, bir kere hırsızlık yapan (ki CHP’de gelenektir hırsızlık) genel seçimlerde de her seçimde de yapacaktır ve bunun önünü açacak bir görmezden gelme feci tehlikelere gebedir. YSK -ki Türkiye’deki her yüksek yargı organı gibi Kemalist tandansa sahip bir kurumdur- bile görmezden gelemediyse hukuksuzluğu, demek ki yolsuzluk saklanacak boyutların çok üstündedir. Velâkin artık denecek olan denmiş ve yeni seçim için çok daha dikkatli olmanın gereği aşikâr olmuştur.

davud

Beni asıl ilgilendiren tarafsa biraz daha farklı. Dün, önce Abdullah Gül, sonra da Ahmet Davudoğlu, YSK’nın verdiği kararın hukuksuz olduğunu, adeta birer CHP neferi kıvamında açıkladılar. Batılı ağababaları ve onların Koç gibi yerel taşeronları sırtlarını sıvazlasın diye yıllardır yapa geldikleri şeyler, hakikaten insanoğlunun nerelere kadar düşebileceğine delil olabilecek ibretlik vakalardır. 2007’de kemosol kesim sırtlan sürüsü gibi Gül’ün cumhurbaşkanı olmaması için saldırırken, “Başörtülü bir first lady mi olacak!” diyerek parti kapatmaya kadar giderken, Gül’ü “Kardeşim Gül cumhurbaşkanı adayıdır!” diyerek koruyup kollayan Tayyip Erdoğan’a Gül’ün yaptıkları hakikaten hırsın ve sabit ve muhkem bir ilkenin olmayışının insanı nerelere kadar düşürebileceğine dair ibretlik vakalar olarak hafızamızda yerini almalı. Gerçi ben, Abdullah Gül’ün Gezi’de, Davutoğlu’nun ise önce DAEŞ’in elindeki “sözde rehinelerin kurtulması komedisindeki (ki ordaki elçi fanatik bir CHP militanı olarak CHP mv adayı oldu sonradan!)” ve Charlie Hebdo rezaletindeki hâllerinde kodlarını çözmüş ve sonraki hiçbir meselede yaptıkları ve yapmadıklarıyla onlara şaşırmamayı öğrenmiştim. Bu defa da şaşırtmadılar elbette; umuyorum ki yaptıkları her tür kuyu kazma eylemine rağmen onlara “kardeşim!” diyebilen Tayyip Erdoğan da artık durumun vahametini ve bu tür mesnetsiz iyi niyetlerin hem kendisine hem de ülkedeki vatandaşlar olarak bizlere verdiği zararları anlamıştır!

Seçim yenileme kararı sonrası ikinci “hafıza yenileme” ise kendilerine ısrarla sanatçı demeyi tercih ettiğiniz şaklabanlar güruhunun bir yerden emir almış gibi (gibi mi!) İmamoğlu’na destek ve adeta ikinci Gezi’yi ısıtmaya yönelik yazdıklarıdır. Gerçi, yıllardır çığlık atıyorum: Bu adamlara/kadınlara prim vermeyin, çoğu çok cahil, oldukça karaktersiz, satılık adamlardır. Kim parasını verirse onun düdüğünü çalarlar. Bunlara sanatçı diyerek hem sanatın, hem de hayatın kıymetini ayaklar altına alıyorsunuz! Ama başta Ak Parti medyası olmak üzere belediyelerden tutun da aklınıza gelebilecek her Ak Parti’ye yakın kuruma ve hatta son Külliye sinemacılar davetine kadar kimse çığlıklarımızı dinlemedi. Her seferinde aynı yerden ve daha da şiddetli ısırılmayı alışkanlık hâline getirmiş olmamız yeterince acıyken, şimdi çıkıp bu cahil sürünün yaptığı şeylere şaşırmış olmanıza şaşırıyorum.

Son tahlilde ikinci bir Gezi için ayak oyunları yapılıyor, ama artık yemezler. Olsa olsa, dün “bizden” bazı şahısların, Gezi’nin en karanlık aktörlerinden olan Eliaçık’ın, adeta ikinci Gezi’yi başlatma emri ile Yeryüzü İftarları adlı rezaletine polisin izin vermemesini kınamaları türünden komik ifşa oluşlarına şahit olacağız. Bu da ders alan için elbette kıymetli bir derstir. Bu süreç, kimin ne olduğunu ifşa edecek, içimizden eleştiri yapılması gereken yerde susan, tam da yekpare durmamız gereken saldırı ortamlarında ise hep gevşek davranan şahısların kendilerini ifşa edecekleri bir dönem olması açısından ibret verici olacak bana kalırsa.

Son bir not: Uzun süredir bloga yazma fırsatı bulamıyordum, o yüzden Kadir Mısıroğlu’nun vefatına notumu biraz geç düşüyorum. Kadir Mısıroğlu, ülkedeki hemen bütün Müslümanlar susarken, zalime zalim, “yalan söyleyen tarihe” “yalan söylüyorsun!” diyebilen, bunun için türlü bedeller ödemiş, türlü işkencelere maruz kalmış olmasına rağmen, doğru bildiği yoldan bir adım dahi sapmayan, mert bir adam, adam gibi bir adamdır. Allah, Kadir Mısıroğlu’nun vefatına olabilecek en çirkin hakaretlerle sevinen it sürüsünde olduğu türden düşmanlar versin bizlere de. İnsanı insan yapan şey, biraz da kimin kendisine düşman olduğu değil mi zaten! Tayyip Erdoğan’ı da sırf bu yüzden sevmiyor muyuz ki? Kadir Mısıroğlu tam da mübarek Ramazan ayı başlarken Hakk’ın rahmetine erişti. Ömrü Ramazan’dı Mısıroğlu’nun, ahireti Bayram olsun inşallah. Allah gani gani rahmet eylesin.