Sırat Köprüsünün Üzerinden Değiniler

Posted on Mayıs 22, 2019

5


“İmajinatif” Kültür Kanalımız TRT2 Üzerine!

Trt2 yayına başlar başlamaz, “bizim” camiada büyük bir coşkuyla karşılandı. Ne de olsa onca yıllık “Kültür konusunda bir şey yapamıyoruz!” ezikliğinin bir dışavurumu olarak “bir şey yapmışlığımızı” ispat edecekti bu atılım! Yusuf Kaplan hoca da aynı coşkuya ka(p)(t)ıldı, TRT2’yi imajinatif atılımı sebebiyle tebrik ederek. O zaman Yusuf hocanın bizatihi kendisine de söylemiş, yaptığı övgünün yersiz ve yanlış olduğunu kendisine iletmiştim. Neden yanlış olduğuna girelim biraz:

Trt2’nin, açılış filmi olarak Semih Kaplanoğlu’nun Buğday‘ını seçmesi çoğu kişiyi yanılttı. Bu durum, “‘bizim’ değerlerimize, bizim sanat ve geleneğimize uygun umut verici bir başlangıç” olarak kabul gördü ve övüldü; ama bunun, aslında ağzımıza çalınmış bir tutam bal olduğunun farkına varan çok az kişi oldu. Hâlbuki yeni-TRT2, Müslüman camianın özellikle kültür-sanat ve eğitim alanlarındaki bitmeyen ezikliğinin yeni bir halkasıydı olsa olsa… TRT’nin hâkimiyetinin CHP zihniyetinde olduğu zamanlarda (ki şu an farklı mı acaba? Şüpheliyim!) ve özellikle post-28 Şubat döneminde TRT2’de program yapanlarla, şu anki “imajinatif TRT2’mizde” program yapanları karşılaştırır ve “farklara!” bakarsanız ne demek istediğimi çok daha iyi anlayabilirsiniz.

TRT2’de, post-28 Şubat döneminde kimler program yapıyorsa, hemen hemen aynı profillerin imajinatif kültürümüzün kanalında tekrar görünür olması sizi rahatsız ediyor mu bilmem; ama az çok bu işlerde okuyan, yazan çizen birisi olarak beni rahatsız ediyor. Mesela Alin Taşçıyan ve Mehmet Açar’a -aynı sözünü ettiğim karanlık dönemlerde olduğu gibi- sinema programı yaptırmak, Doğan Hızlan gibi, Hürriyet -zihniyeti- denince akla gelecek ilk kişilerden birisine edebiyat programı yaptırmak, mimarlıkla alakalı programlarda ne kadar seküler zihniyetteki insan varsa hepsini büyük mimarlar olarak gözümüze sokmak, Hülya Koçyiğit’e adeta ‘bizim’ olan sinema yapma biçimlerinin tek temsilcisi ve hatta öncüsü muamelesi yapmak…

Hakikaten bu yeni TRT2’nin, 90’lardaki son derece seküler/Kemalist zihniyetteki “eskisinden” ne farkı var? Fark bulan varsa buyursun beri gelsin!

“Karar”Trajikomedyası ya da İhanet Açısından Münbit Entelijensiyamız

Karar Gazetesi kurulduğunda da söylemiştik: O gazete, insanların Taraf’ın ne mal olduğunu henüz anlamadan önce Taraf’a verdikleri desteklerin bir benzerini yakalamak niyetiyle harekete geçirilmiş bir yeniden-ısıtmalı deneme olarak, üstelik aynı Taraf karanlıkları tarafından kuruldu. Davutoğlu’nun, artık CHP’ye destek verecek kadar “düşmesinin” tüm emarelerini, özellikle son bir iki yılda Karar’da görmek mümkündü.

AK Parti medyasında fazlasıyla parlatıldığı ( Ak Parti medyasında ne kifayetsiz muhterisler, ne karanlık tipler parlatıldı bunca zamanda… Ders alsak iyi de, aldığımız yönünde bir emare görmüyoruz o da ayrı!) dönemde de hiçbir zaman sevemediğim, fazlasıyla içten pazarlıklı ve yine fazlasıyla kifayetsiz muhteris bulduğum İbrahim Kiras’ın canhıraş savunduğu bir Karar haberi tartışıldı bir iki gündür. O haber, ABD’de kendine Müslüman diyen bir iki soysuzun bir kuruluş adıyla yaptırdığı bir “araştırmanın” yayımlanması ve bu araştırmanın Karargil bir yorumundan oluşuyordu. O habere göre, dünyada ülkelerin “İslamilik endeksi” belirlenmiş, Müslüman ülkelerde ne kadar Amerikancı darbe varsa hepsinin finansını sağlayan Birleşik Arap Emirliği birinci ve birçok Batılı ülke ilk sıralarda yer almış, İsrail bile yirmi dokuzuncu sıraya yerleşmişken, Türkiye dahil hiçbir Müslüman ülke bu endekse girememiş! Karar’ın ezik mi desek, satılmış mı desek bilemediğim yorumcuları da bu endeks üzerinden Türkiye’yi karalamaya yönelik yorumlar yapmışlar. Utanmalıymışız! ABD’nin vur dediğine vuran utanmayacak ama dünyadaki her mazlumun yanında olan bizler utanacağız öyle mi? ABD’nin “İslamilik endeksi” diye mabadından uydurduğu  bir CIA çıtası belirlemesine “Çüş!” demeyecek, tam tersi o endeksi canhıraş savunacaksınız ve bu tertemiz millet utanacak öyle mi? Üstelik de eleştiren herkese cahil sürü diyeceksiniz! Beş milyon mülteciye yuva olmuş ülkesini, dünyada nerde mazlum varsa oraya yardım götürmeyi kendine görev edinmiş milletini karalamaya kadar düşmüş demek ki Karar tayfasının Erdoğan düşmanlığından kaynaklanan Türkiye ve Müslüman nefreti. Yazıklar olsun size ve size bizden gitmiş olan her şeye!

Son tahlilde, Karar özelinde, ama tüm medyamızın şu son on yıldaki hâllerini iyi takip eden birisinin, bir daha tuzağa düşmesi mümkün olmazdı; ama maalesef hafızamız yok!

IndependentTürkiye ve Yusuf Kaplan Söyleşisi

Batılı birkaç büyük (ve elbette karanlık) medya kuruluşunun ortaklığı ile, Türkiye’ye operasyon yapmak üzere olduğu apaçık görünen ve Türkçe yayın yapacak olan bir haber sitesinin kurulması birkaç haftadır gündemimizde. Sitenin başına -maalesef bir zamanlar kendisine güvendiğim için onun GYY’liğini yaptığı Timetürk’te yazdığım, ama asıl yüzünü gördüğüm an tüm yazılarımı kendisine yazarak haram ettiğim- Nevzat Çiçek’in getirilmesi hiç şaşırtmadı beni. Nevzat’ın bu tür şeylerdeki kullanışlılığını epeydir fark etmiştik zaten.

Allah ıslah etsin diyeyim şimdilik; ama beni asıl şaşırtan şey, oraya verilen ilk söyleşilerden birisinin, benim çok sevdiğim, saygı duyduğum Yusuf Kaplan’dan olması… Yusuf hocayı takip edenler, onun uyarı/yorumlarına aşinadırlar. En son uyarı/yorumlarında, ABD’nin Türkiye’yi işgal etmek üzere geldiğini birçok defalar dile getirdi Yusuf hoca. Ama bu uyarı/yorumlarda, bu haber/yorum sitesinin, bu işgal girişiminin şartlarını hazırlamak üzere kurulduğunu fark edecek kadar bir şuura şahit olsaydık keşke!

Kendisi de bilir ona olan sevgi ve saygımı ve yine bilir ki, bir yere yazmadan önce eleştirimi muhakkak kendisine söylerim ben; ama bu defa öyle yapmayacağım. Nasılsa kulağına gidecektir eleştirilerim ve umuyorum ki o da benim uyarı/yorumuma kulak verecektir!

Geçmişte KanalD ve CNNTürk gibi Doğan grubu operasyon kanallarına -üstelik de Gezi olaylarının ateşi henüz sönmeden- çıktığında da aynı uyarıyı yapmıştım ve Doğan grubundan içilecek bir bardak suyun bile insanın suyunu, şuurunu, geleceğini kirleteceğinden bahsetmiş, “Lütfen Hocam, bari siz yapmayın, bari siz bu akıntıya kapılıp oralara çıkmayın!” demiştim ama yine dinletememiştim kendisine…

Hoca bilir ki babam olsa bir yanlış gördüğümde dile getiririm ve bu açıksözlülüğüm, dostluğun, kardeşliğin ve aynı zamanda da Müslüman kardeşliğimizin gereğidir. Sevgili Hocam, hangi sebeple, hangi saikle, bu ülkeye operasyon çekmek üzere kurulmuş ve o ardı ardına yaptığınız “işgal için geldiler” uyarılarının “ilk gelenlerinden” olduğu aşikar olan bir haber sitesine, konusu ne olursa olsun söyleşi vermeyi kabul ettiniz? Yapmayın, etmeyin. Uyarın bizleri eyvallah; ama sizi uyaranlara da biraz da olsa kulak verin. İnsan, bir sözü, nasıl ve ne amaçla söylerse söylesin, o sözün ve o sözü söyleme yerinin kimin işine gelip kimi meşrulaştıracağının farkına varmalı! Gezi’nin operasyon merkezi olmuş Doğan Grubu kanallarına Gezi sırasında çıktığınızda, orasını -üstelik Müslümanlar tarafından televizyon kumandalarından dahi silinmişken-   muhafazakârlar nezdinde tekrar meşrulaştırmıştınız, siz ve sizin gibi Müslüman yazar ve düşünürler  (Serdar Tuncer’in büyük günahı var bunda; umarım hesabını verebilir Rabbimin karşısında! Niyetinin çok yüksek ihtimal iyi olduğunun farkındayım; ama niyetle yol ve sonuç her zaman eşdeğer olmuyor ve münevvere düşen bunun da hesabını yapabilmek olmalıydı. Giderken de, bırakıp dönerken de övülmek ve övmek değil!). Bugün aynı durum bu söyleşi için de geçerli. Bir operasyon sitesine meşruiyet kazandırmak yakışmadı size hocam! Keşke biraz dikkatli olabilseydiniz ve keşke “hayır!” demeyi öğrenebilseydiniz. Bazen “Benim sizin gibi Batılı işgal operatörlerine verecek tek kelimem bile yok!” diyebilecek cesarette ve keskin bir “Lâ!” ile kesebilecek bir kararlılıkta olmalı insan! Yazık olmuş, çok yazık. Biliyorum ki çoğu insan yine söyleşinin içeriğini ya övecek ya yerecek; ama olayın, söyleşinin içeriğinden bağımsız asıl hayati problemini yine gözden kaçıracak. Bu yüzden de yine söylemek bize düşsün, yine kötü biz olalım, sorun yok!

Ahmet Hakan’ı Hangi Ara Sever Oldunuz Siz?

Ahmet Hakan’ın Hürriyet’e geçtiğinden beri yaptıkları ve yapmadıkları bizlerce malumdur. Ertuğrul Özkök’ün bir yavrucuğu olmak dışında hiçbir kıymeti olmayan birisidir benim için.

Geçen gün onun programında CHP İBB adayı İmamoğlu vardı. Programı izlemesem de konuşulanlar ve “Ahmet Hakan’ın İmamoğlu’nu nasıl kızdırıp mat ettiği” üzerine duyduklarım “Lâ havle” dedirtti yine! Hiç mi ders almayacaksınız siz? Her şeyiniz konjonktürel mi olacak? Ne oldu, Demirören Grubuna geçince Hürriyet ve CNNTürk, Ahmet Hakan ve Ertuğrul Özkök’leri de mi sahiplenir hâle geldiniz?

Bizim işimize yarayan birkaç kelâm etti, birkaç soru sordu diye Ahmet Hakan’ı göklere çıkaranlara sadece acı acı gülüyorum. “Hiç ders alınsaydı, tekerrür eder miydi tarih; alın işte ben söylemiştim” diyeceğim ama son yıllarda yaşadığımız hiçbir kötü tecrübenin tekerrür etmemesi için duam buna izin vermiyor. Allah rızası için bu kadar hafızasız, bu kadar ilkesiz, bu kadar çapsız olmayın! Başımıza ne geldiyse bu hafızasızlık, bu karakter yoksunluğu yüzünden geldi. İmamoğlu’nu eleştirecek, CHP’nin ne mal olduğunu ifşa edecek kendi sözleriniz yok mu da, yirmi küsur yıldır Gezici camianın taşeronluğunu yapmış bir adama bu kadar bel bağlar hâle geldiniz? İnsaf, izan ve hepsini kuşatacak ihsan diliyorum hepinize!

Haşmet Babaoğlu’nun Sosyal Medya Övgüleri

Babaoğlu, kafası çalışan, pek çok şeyin farkında, üstelik çok iyi okuyan bir entelektüeldir, önce bunun tespitini yapayım. Yıllardır da olması gereken yerde sağlam duruyor. Ha, AK Parti ve Erdoğan’ın yaptığı kimi yanlışlarda, özellikle söz söylemesi gereken yerlerde genelde sustular (Kavakçı meselesi, Rahip meselesi vs.) ama sanırım geçerli sebepleri vardır, şimdilik bunu geçelim.

Babaoğlu, geçenlerde yazdığı bir yazısında, AK Parti yanlılarının sosyal medyanın getirilerinin farkında olmadığının ve bu yüzden de bu medyayı “muhaliflere” bıraktıklarının uyarısını yaptı. “Şişede durduğu” şekliyle bakılınca elbette haklı görünen bir serzeniş bu. Ancak bir de şişeden çıktığı durumu var sosyal medyanın. Bir kere içine aldığı herkesi şizofrenleştiren, dönüştüren, en tehlikeli zaaflarınızla oynayan ve sizi giderek “karşı çıktığınız düşmanınıza” benzeten “sihirli” bir sefaleti… Bu yüzden bir zamanlar kullanmış olduğum Twitter’a daha fazla tahammül edemeden bırakmıştım zaten. Kimsenin gerçek yüzüyle yer almadığı, çok şiddetli bir ego-beslemesinin adeta bir makine gibi, sizi belirli bir uçuruma doğru sürüklediği bir yer sosyal medya. Karşılıklı övme ve övülme ayinlerinin, küfürlerin karşısına kolayca konulabildiği ve her iki sebepten de kendimizi ve hakikatimizi görmekten alıkonulduğumuz bir ertele(n)me mekânı… “Tam da ne değilsen, ne olamıyorsan kendini öyle göster” şehvetinin “Ya kendin gibi ol ya da olduğun gibi görün”ün karşısına dikildiği bir kibir ve çok-yüzlülük aygıtı… Tam da bu yüzden, çok takipçili trollerin düşünürlüğe, yazarlığa terfi ettirilmesi yetmiyormuş gibi, ciddi düşünürlerin, yazar ve şairlerin de birer trole dönüştüğü trajikomik bir sirk olarak tanımlamak mümkün sosyal medyayı. Şiirin, felsefenin hatta hikmetin gösterişinin bolca dolaşıma sokulduğu; ama “bu dünyada şaircesine mukîm olma imkânının” yok edildiği bir insan-kıyıcı mekanizma… O yüzden ne bir siyasi parti, ne de bir fert, sosyal medyada kendisi olarak kalmayı becerebiliyor.

Peki, çözümü ne bunun? Gezi’den beri sosyal medyayı kullananların, orada türlü şekillerde operasyonlar yaptıkları gerçeğini kabul etmeyecek miyiz? Elbette bu bir vakıa ve Haşmet Babaoğlu, muhakkak o vakıanın tespitini yapma ihtiyacı duyuyor. Ancak, kendisi de farkındadır ki, araçların o araçları kullanan insanları dönüştürdüğü bir dünyada yaşıyoruz artık! Teknolojinin korkunç bir şizofreni ürettiği bu dünyada, araçların kurduğu hegemonyalara direnmek ve belki başka araçlar, başka yollar bulmaya uğraşmak en doğrusu olacaktır. Zira önümüzdeki bir seçimi kaybetmeyelim diye kabul edilecek her “düşmanına benzeme” aracı, geleceğimizi ve sonraki nesilleri kaybetme tehlikesiyle yüz yüze bırakacak bizleri. Düşünürlerin sosyal medya standartlarında dönüştüğü, hemen herkesin takipçi sayısına paralel ego endeksine sahip olduğu bir dünyaya övgü olmamalı bizim işimiz! Araçların neliğine dair köklü bir düşünme faaliyetine ihtiyacımız var. Geleneğimizden hareketle bir teknoloji felsefesi, hikmet ve irfanı “üretmeden” yapılacak her taklit faaliyeti, korkunç bir yüzle geri dönecektir geleceğimize. Haşmet Babaoğlu gibi akıllı adamların bunun farkında olduğunu zannediyorum. Son tahlilde kısa vadeli bir çözümün, orta ve uzun vadede bizatihi sorun hâline dönüşmeyeceğinin hiçbir garantisi yok!

S-400 Meselesi ve Amerikan Kudurganlığına Pabuç Bırakıp Bırakmama Seçimi

Rahip iade edildiğinde çok sert bir eleştiri yazmış ve ABD’nin tehditlerine bir kez boyun eğilince karşı karşıya kalacağımız şeyin geometrik hızla çoğalan yeni tehditler zinciri olacağını ifade etmiştim.

“S-400’leri almayacağınızı ya iki hafta içinde açıklayın ya da sonuçlarına katlanın” diyor post-modern haydut devlet. Eğer ülkemin yöneticileri geri adım atarsa, katlanacağımız sonuç, savunmasız kaldığımız bir işgal girişimi olacaktır. S-400’lerin mümkünse hemen alınması ve ABD’nin köpekliğine bir restle karşılık verilmesi şarttır. Savaşsa savaş, ölmekse ölmek, bizler 15 Temmuz’da vatanımız, milletimiz, dinimiz için ölmeyi göze aldığımızı ABD’nin köpeklerine gösterdik, kendilerine de gösteririz. Çok şükür böyle bir imana sahip bizim milletimiz. S-400’ler ile ilgili herhangi bir geri adım, vatanı için her türlü bedel ödemeyi kabul edebilen bizlerin gururunu kıracak ve dahası işgali biraz ertelemek dışında hiçbir işe yaramayacaktır. Bir vatandaş olarak bizden söylemesi…