Adalete ‘Bakan’lar, “Muhafazakâr” Elit Sınıf, Hz. Mevlânâ… Güncele Dair Birkaç Not

Posted on Mayıs 30, 2019

2


Adaletimizin Kemalist Tonlamaları Üzerine

Dün bir haber epey tartışıldı. Bir mahkeme salonunda bir hâkim, avukat hanımın mini eteği sebebiyle uyarı yapıyor, o uyarıya karşı gelenler mahkeme salonunu karıştırıyor; ardından bir baro, hâkimin görevden alınması gerektiği ile ilgili baskı yapıyor.

İlkinden başlayalım: Öncelikle bu ülkede “yeterince” yaşamış çoğu kişinin bu tür olaylarda bir bit yeniği arama alışkanlığı vardır. Bir hâkimin, bir avukatın etek boyuyla ilgilenmesinin saçmalığına ek olarak gerçekleşen diğer saçmalar, olan bitenin yine bir algıya hizmet etmek için tasarlanmış olabileceği şüphesini uyandırıyor doğrusu. Ama bu kısmı geçelim şimdilik.

Baroların, bu ülkede genellikle Kemalist ideolojinin yılmaz “neferleri” olarak çalıştığını bilen herkes, barolardan gelen baskının mahiyetini ve amacını anlayabilir: Bağcı dövmek için bir algı yaratmak!

Bu sebeple barodan gelen bu baskının -görünürdeki haklılığına- rağmen “karşılanma” biçimi önemli! Adalet Bakanımız, adeta yangından mal kaçırır gibi HSK’ya soruşturma açılması talebini iletiyor ve HSK da “gereğini” yaparak hâkim hakkında soruşturma başlatıldığını ve hâkimin görevden uzaklaştırıldığını açıklıyor.

Evet, normalde “yapılması gereken” yapılmış gibi görünüyor; ama bu durum, yapılması gereken pek çok başka şeyin neden yapılmadığı konusunda ciddi emareler vermesi açısından ibretlik bir olay. Son bir yıldır, Adalet Bakanı’nın, açıklama yapması, müdahale etmesi gereken pek çok şeyde suskun kaldığı, mesela en son, İstanbul ilçe seçim kurullarındaki hâkimler hakkında soruşturmaya yönelik hiçbir şey yapmadığı düşünülürse, olayın bize sordurması gereken soru son derece netleşiyor: Bu ülkede -Ak Parti’den dahi olsa- Adalet Bakanı’nın birinci görevi  Kemalist kesimin hassasiyetlerine acil ve hızlı cevaplar vermek midir? Doğrusu 15 Temmuz’dan, ama özellikle de Başkanlık seçiminden sonra gördüğümüz sadece bu oluyor. Halktan iktidar olabilecek oyu hiçbir zaman alamayan Kemalist kesimin, nasıl muktedir olduğunu, Adalet Bakanı’nın serencamından görmek bile mümkün bana kalırsa. Mesela Şükrü Sak’ın, Eren Erdem ile ilgili yazılan bir şeyi haber yapmasına verilen 15 aylık hapis cezasına tek bir söz etmeyen bakanımız, aynı gün olan bu olayda anında müdahale “hakkını” kullanıyorsa, sanırım sadece kültür-sanat ya da eğitim-öğrenimin değil, adaletin de “bize de şefkat/yakınlık göstermesini” beklemek saflıktan başka bir anlama gelmeyecek…

2007’deki Kemalist darbe girişiminden itibaren Ak Parti’ye (aslında Tayyip Erdoğan’a) oy veren birisi olarak soruyorum: Sinema meselesinde bir kanun çıkarmak için, iki üç Kemosol soytarının birbirleriyle patlamış mısır kavgası yapması mı gerekiyordu? Neden bizlerin seçtiği hükümetler, üstelik ders almamız gereken 17 yılı geride bırakmışken, Kemosol kesimin “tepkilerine”, anında onları mutlu edecek çözümler üretme dürtüsüyle hareket etmeye devam ediyor? Neden bizim milletvekillerimiz, bakanlarımız ya da siyasetçilerimiz, mesela Hürriyet gibi azgın darbecilikleriyle meşhur yerlerin “övgüsüne” mazhar olmak için (ki -kendileri kalarak- asla o övgüyü alamayacaklarını bildikleri hâlde) her şeyi yapıyorlar? İstanbul’da yenilenen seçimi, kiminle mücadele ettiğinizin farkında olmadan kazanmanız mümkün değil, benden söylemesi!

Yazıya Bir Gün Sonra Eklenen Not: Bugün adına “yargı reformu paketi” denen bir şeyi Başkan Tayyip Erdoğan uzun bir toplantıda açıkladı. Uzmanı değilim ve detaylı inceleme fırsatı da bulamadım; ancak birkaç şey var ki bu paketin ne olduğuna dair ciddi ipuçları veriyor. Öncelikle HSK’nin (yani siyasetin de içinde olduğu bir üst-kurulun) yetkilerinin epey tırpanlandığını görmek, geçmişi çok iyi bilen birisi olarak uykularımı kaçırmaya yetecek gibi. Ama çok daha önemli bir şey var; ki benim için hayatımın en şaşmaz kriterlerinden birisi olagelmiştir: Barolar Birliği Başkan Metin Feyzioğlu, paketi “Bu paket Türkiye’nin kucaklaşmasına hizmet edecek, tek Türkiye idealine hizmet edecek önemli bir adımdır!” manasında sözlerle ve coşkuyla kutluyordu. Açıkçası Kemalist bir “mümin” olarak Kemalizmin değerlerinden başka bir “iyisi” olmayan Feyzioğlu gibi birisinin sözleri bende pakete yönelik ciddi şüphe doğurmaya yetti. Ne de olsa bir Kemalistin “evet” dediği bir şeyin kesikkes “hayır” olması gerektiği gibi şaşmaz bir kritere sahibim ben. Adalet Bakanı Gül de, “yargıdaki Fetö’nün temizlenmesi için önemli bir adım” olarak tanımladı paketi. 2007’de Ak Parti’yi Fetö’nün kucağına atan şey, Kemalist yargı darbesinin sopasını gösterdiği Kemalist askeri darbe korkusu değil miydi ki? Ülkeyi Fetö’nün kucağından Kemosolun kucağına atlamakla neyi çözebileceğimizi zannediyoruz hakikaten? Milli Eğitim, Kültür-sanat ve yargıda son bir yılda olan biten şeyler, doğrusu bende “Kemalistlerle bir anlaşma mı var da bizim haberimiz yok!” şüphesini uyandırıyor. Hakikaten samimiyetle soruyorum Ey Sayın Tayyip Erdoğan: “Biz size, ülkeyi, milleti ve Müslüman dünyasını, Kemalistlerin taşeronu olduğu Batılı dikta yöntemlerinden koruyun diye oy verdik, gerektiğinde de canımızı verdik. Son bir senedir karşı karşıya kaldığımız ve neredeyse Kemalistleri memnun etmekten başka bir amacı yokmuş gibi görünen bütün bu olan biteni kendi ‘yürüyüşümüzde’ nereye yerleştireceğiz Allah’ınızı severseniz? Siz, Kemosol kesimi sevindirecek her şeyin, bu ülkenin ve Müslüman dünyasının aleyhine olduğunu bizden çok daha iyi biliyor olmalıydınız oysa! Yarın, 2007’deki türden bir yargı darbesiyle karşılaşırsak, bu defa da kandırıldık mı diyeceğiz sadece? Daha düne kadar size ve sizin temsil ettiğiniz her değere sövmekten başka yaptığı bir şey olmayan Feyzioğlu gibilerini sevindirmenin ne anlama geldiğini bilmiyor musunuz cidden? Allah bizim yardımcımız olsun, zira çok zor günler bizi bekliyor” 

Akademimiz ve İntelijensiyamızdaki Atatürk “Korumacılığı”

27 Mayıs hain darbesinin yıldönümünde, uzun zaman sonra Twitter’da kim neler yazmış diye bakma ihtiyacı duydum. Twitter’ı kapatalı iki yıla yaklaşmasına rağmen, arada -en azından merak ettiklerime nadir de olsa- bakıyorum. Barış Ertem diye “bizden” bir tarihçi var. Görebildiğim kadarıyla sosyal medyadaki “mücadelesini” epey ciddiye alan bir kardeşimiz. 27 Mayıs’ın yıldönümünde yazdığı bir twitini fark ettim. Barış bey, Menderes ve arkadaşlarının Atatürk sayesinde siyasete girdiğinden dem vurarak, 27 Mayıs darbesinin aslında Atatürk’e ve onun yasalarına yapılmış bir darbe olduğundan bahsediyor.

Şimdi bu twitini inanarak yazdıysa ayrı bir problem, inanmadan, sırf kimi politik dengeleri gözetmek için yazdıysa ayrı problemle karşı karşıyayız demektir. Müslüman kesimde, özellikle darbeci rejimlerin baskısından kaynaklı Atatürk’le ilgili bir takiyye “kültürü” oluştuğunu, ilgili olan herkes çok iyi bilir. Bu yüzden de Atatürk’le ilgili direk eleştirileri -rahmetli Mısıroğlu gibi birkaç sağlam cesur şahsiyeti saymazsak- nerdeyse hiç görmeyiz; genelde onun gölgesi olarak kullanılan İnönü ve CHP üzerinden yürütülen bir eleştiri yaklaşımı bir tür karaktere dönüşür böylece. CHP, Atatürk’ten bağımsız bir partiymiş gibi, “Atatürk yaşasaydı Ak Partili olurdu!”ya kadar giden bir trajikomedi hâli bu. Bir dönem Seta’nın da yürüttüğü bir algı ezikliğinden bahsediyoruz son tahlilde!

Ertem, Kemalist darbeciliğin kaynaklarını “Atatürk’ten kurtarmak” istiyorsa, aslında bire bir Kemalistlerin yaptığını tekrar ve taklit ediyor demektir: “Gerçek Atatürkçüler” ve “çakmaları”! Kim çakma kim gerçek üzerinden bir gözden ve sorumluluktan kaybetme operasyonu! Aynı şeyin “gerçek liberal”, “çakma liberal” tartışmasında, dünyanın canına okuyan liberalizmin zorbalığının anlaşılmamasına da hizmet ettiğini düşünürsek, Ertem’in yaklaşımının ne kadar “genel” ama bir o kadar da tehlikeli olduğunu daha kolay idrak edebiliriz demektir. Ha -aynı 15 Temmuz’dan bir hafta geçmeden bir ülke politikasına dönen duruma benzer şekilde- bunu politik dengeleri gözetmek adına yapıyorsa, politikacıların “dengelerinin” akademide ya da düşünürlerde de tekrarlanmasının bunu yapanları bir tür sosyal medya trolüne dönüştüreceği uyarısını da yapmamız boynumuzun borcu…

Muhafazakâr Orta Sınıf ya da İsmail Kılıçaslan’ın Hezeyanları

İsmail Kılıçaslan, son günlerde çok tartışılan bir yazısında, muhafazakâr orta kesimin “bozulmasını” analiz etmeye çalışmış. Doğrusu, analizlerinin “bir kesim” için doğru olduğunu düşünüyorum, ama o “bir kesim”, muhafazakâr orta sınıf değil; bana kalırsa Kılıçaslan’ın da dahil olduğu “sonradan görme materyalist Müslümanlık” dediğim, aslında “köşeyi dönenlerin” oluşturduğu burjuva özentisi “üst tabaka Müslüman” kesimdir.

“Eğer bahsettiği türden bir kesim varsa” kesinlikle oluşturulmasında aslan payını Kılıçaslan’ın ve çevresinin alacağı muhakkaktır. Cins diye bir dergisi var Kılıçaslan’ın. Tam da bahsettiği “tehlikeleri” üretme potansiyelini gördüğüm için yıllar önce dergiyi eleştiren bir yazı yazdığımda, telefonda dergiyi canhıraş -ve aslında tam da popüler-ci orta sınıf üretmeye yönelik bir şey yaptıklarının farkında bir popülizmle- savunan, ama asıl derdin ne olduğunu zerre kadar anlıyor görünmeyen Kılıçaslan, eğer o yazıyı, 15 Temmuz’da canını veren ve yine olsa yine verecek olan ve aslında hiçbirisinin gündeminde Kılıçaslan ve türevlerinin dünyasına yer olmayan muhafazakârlar için yazdıysa, yanlış hedef; ama “belediye panelciliği” denen bir şey varsa, onun piri olan kendi gibiler için yazdıysa, o zaman sağlam ama yanlış hedefe giden bir özeleştiri olarak algılamak mümkün yazdıklarını.

Kılıçaslan’ın yazısında en çok güldüğüm satırları alıntılayayım:

“İkincilik şüphe yok ki kendi iktidar alanlarını canlarından çok seven popüler vaizlerin geliştirdiği din diline gider. Ne anlattıklarını bilemediğimiz, sistematik olmaya inanmak yerine “tık almaya” inanan -dahası buna hiç inanmıyormuş gibi yapan- popüler vaizlerin din anlatımları “sağlıklı olanı” yavaş yavaş şehirden kovdu.”

Bu satırlar, aslında Cins dergisinin ve o derginin mantığıyla üretilmiş olan bütün bir “Cins-î kültür-sanat/ilahiyat alanının” ne olduğunu ve Kılıçaslan’ın bizatihi kendisinin misyonunun ne anlama geldiğini açıklayabilecek şahane satırlar olabilirdi! Ama Gezi’de “biz sizin emir eriniz miyiz Sayın Başbakan!” diyerek, en hayati zamanlarda yan çizme alışkanlığında olan, tam da konuşulması, yanlışların eleştirilmesi gereken -ferah- zamanlarda ölüm suskunluğuna bürünüp “ekmeğine bakan”; ama birlik olunması gereken saldırı zamanlarında “zıddından konuşan” birisi olma alışkanlığıyla Kılıçaslan’dan öyle bir “kendini bilme” hâli beklemiyoruz elbette!

Hakkını da vereyim bu arada; ki sadece eleştirmiş olmayalım: Bilmiyorum yayınevine katkısı ne kadar ama Ketebe Yayınları güzel -çeviri- kitaplar çıkarıyor. Telif olanların pek çoğu ilgimi çeken kitaplar olmasa da, çeviri için seçilen kitapların ve çevirilerin kıymetini tespit edeyim…

Hz. Mevlânâ ve Fatih Tezcan’ın Hezeyanları

Fatih Tezcan enteresan bir adam. Twitter’da olduğum sıralarda, takip etmesem de, arada, ne yazmış diye baktığım, 15 Temmuz işgal girişiminde yazdığı şeyler ve bazı konulardaki cesaretiyle takdirimi toplayan birisiydi aslında. Ancak onda enteresan bir başka özellik de var ki o halini üniversitede okuduğum ilk yıllarımdaki hâlime benzetiyorum. Her şeyi kendisinin bildiğini ve en “akıllı” şekilde anladığını zanneden içi boş bir heyecan hâli…

Odtü’de okuduğum ilk yıllarda, “sıradan” bir Müslüman aileden çıkıp, 17 yaşında, birden ülkenin en din-tanımaz üniversitesine gelen hemen her gencin yaşadığı bunalımlardan birini yaşamıştım. Türkiye’nin en “iyi” üniversitesinin en “iyi” bölümünü kazanmış olduğu kibri bir yana, inancını karşılayabilecek bir bilgi eksikliği öbür yana gelince, “aklın krizinin” tam da “akıllı olmanın” karşısına dikildiği bir bunalımdı o. İnancınızı, rasyonel/çıkarcı/araçsal aklın kuşattığı her şeyle karşı karşıya getirdiğinizde yaşadığınız bunalımdan çıkış yolu, sizi tam da o krize sokan rasyonel aklın bulduğu bir yol olur genellikle! Bana da öyle oldu ve inanç bunalımımdan İslam’a yeniden-geçişim, modernist İslamcı/neo-selefi (ki aynı kapıya çıkarlar aslında) çevriminde bir kapıdan girişimle başladı. Sizi bunalıma sokan aklınız, size şimdi başka bir şey söyler hâle geliyordu; ama aynı şekilde… Sizi inancınızdan eden “rasyonuz”, inancınızı kendisine kabul ettirmeye mecbur olduğunuz despot, dediğim dedik bir dikta aracına dönüşüyor böylece. Aklının “kabul ettiğini” al; kabul etmediğini de kabul edilebilir hâle getir! Al sana Galileocu bir İslam selefiliği!

Bu tür bir modern İslamcılık/selefilik anlayışının İslam’a girişin “ergen hâli” olduğunu düşünüyorum ben. Nerde düştüyseniz oradan kalkma çabasının bir dışavurumu… Kalkmaya çalıştığınız yerin, tam da düşmenize sebep olan şey olduğunu fark ettiğinizde yol alabiliyorsunuz ancak; aksi takdirde aynı yerde ve her seferinde daha kibirli bir “düşme-kalkma” döngüsü oluyor yaşadığınız…

Fatih Tezcan’ın rastgele şahit olduğum, beni çok üzen ve kızdıran Hz. Mevlânâ (k.s.) twitlerini gördüğümde aklıma kendi kişisel tarihim geldi. Henüz 18-20 yaşlarındayken, düştüğünüz yerden kalkma girişiminde bir nebze makbul olabilen bir yaklaşım, ellisine yaklaştığında düpedüz bir cahil kibrine mahkum edebilir insanı. Mesnevi’de (ki yıllardır okurum, aslında okuduğum en güzel tefsirlerden biridir Mesnevi) yer alan kimi “hikâyelerde” sadece o şeylerin sapkınlığını anlatmak ve doğru olanı göstermek için yer alan kimi benzetme ve mecazları, “düz anlamanın” ve kibrinizin kontrol altında tuttuğu rasyonuza meze etmenin sonucu, Hz Mevlânâ’ya (k.s.) sapık demeye kadar vardırıyor işi ne yazık ki! Yirmilerimin başlarında İbn Arabî Hazretleri (k.s.) ve Hz. Mevlânâ’nın (k.s.) kitaplarını (o zamanların, her televizyon programında gözüken, Ali Kırca’nın ve özellikle her programı ‘İslam’a nereden vurabilirim’ çabasının bir dışavurumu olan Hulki Cevizoğlu’nun meşhur ettiği kökten-modernisti İsmail Nacar’ın saçmalıklarına benzer bir yaklaşımla) doğru düzgün okumadan ama her şeyini anlıyor olduğum kibriyle “çöpe atarken” (Allah beni affetsin) o kitapların yıllar sonra bana şifa olacağını bilmiyordum elbette. Son tahlilde ergenlik ve rasyonel/araçsal aklına tapma hâli geçici bir dönemse kabul edilebilir bir şeydir ve tolerans gösterilebilir; ancak Fatih Tezcan’daki türden kırklarının sonunda daha da şiddetli şekilde ve Hz. Mevlânâ’ya sapık demeye kadar varan bir yere düşüyorsa, Fatih Tezcan’a Allah’tan (en azından 15 Temmuz gecesi gösterdiği samimi mücadelesinin hatırına) hidayet dilemekten başka bir şey gelmez insanın elinden.

Bir hikâye anlatayım Tezcan’a (Olayın “gerçekten” olmuş ya da olmamış olmasının zerre önemi yoktur burada ve bu da bir mecazdır Fatih bey kardeşim, dümdüz anlamayın lütfen): Bir Allah dostu berbere girer, saçları kazınmıştır. Orada bulunan birisi ikide bir gelip o Allah dostunun kafasına vurup “kabak” diye dalga geçer, ama Allah dostu hiçbir tepki vermez. Bir süre geçtikten sonra dalga geçen şahıs dışarı çıkar ve dışarıdan bir gürültü gelir. Bir arabanın altında kalmış ve ezilmiştir adam. Berber dervişe bakar ve “Bu biraz fazla olmadı mı derviş efendi!” der. Dervişin verdiği cevap manidardır: “Bu kabağın sahibi var, O’nun gücüne gider!”. Fatih Tezcan kardeşim, “O kabağın sahibi var, O’nun gücüne gider”. Yapma etme, Hz. Mevlânâ gibi büyük bir veliye, böyle rezil şeyler isnat etmek, sana belki “konuşulurluk” ya da “her şeyi ben bilirim kibri” kazandırır bilemem; ama inan ki “Kabağın Sahibi” nezdinde makamını küçültür de küçültür ve bir bakmışsın bir gün seni “imana” sürüklediğini söylediğin aklın, seni imanından ediverir. İnsan aciz ve cahil bir varlıktır; irfanın ilk adımı, aslında hiçbir şey bilmediğimizi idrak etmekle atılır. Yaşlarımız birbirine yakındır; sana bir kardeş, bir arkadaş tavsiyesi olsun bu. Yapma, mücadeleni tasavvuf ve Allah’ın veli kullarına düşmanlıkla sakatlama, sana da yazık, sana güvenip de takip eden kişilere de yazık!