Mursi’nin Şehadeti ve Zalime Karşı Kıyamın Zorunluluğu

Posted on Haziran 17, 2019

0


Az önce bir haber aldım. Mısır’ın, Batı’nın ve bütün şeytanlarının işbirliğiyle askeri darbe ile devrilen tek seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, mahkeme salonunda -yargılandığı sırada!- şehid olmuş. Çok az insana nasip olabilecek bir gurur bu aslında, zalimler, şeytanlar ve onların işbirlikçileri karşısında zerre kadar eğilmeden, altı yılını hücrede işkencelerle geçirdiği hâlde zalime bir kez dahi eyvallah etmeden şehid olabilmek… Allah mekânını Cennet eylesin.

Aşağıda, Mısır’daki darbe sırasında yazmış olduğum birkaç yazıdan birisini hatırlatmak istiyorum. Hafızalarımız hep canlı kalmalı, zira çok çabuk unutuyoruz her şeyi. Mesela Mısır’daki darbe girişimiyle paralel şekilde bizde de Gezi darbe girişimi olduğunu, onu beceremedikleri için 15 Temmuz’da tekrar “geldiklerini” ve Hak yolundaki direnişlerine imrendiğimiz Mısırlı kardeşlerimizin yaşadıklarının bir benzerini bizim de 15 Temmuz gecesi yaşadığımızı çok çabuk unuttuk. Unutmayalım, unutulan her şey tekerrür eder. Kimin dost, kimin düşman olduğunu, kimin sizin kafanızı patlatmak için fırsat kolladığını, kimlerin fırsat bulsa size Sisi veya Esed’den beter şeyler yapacağını asla unutmamak için bir hatırlatma…

Allah Mursi’ye gani gani rahmet eylesin. Bizim buradaki “ezeli”darbecilerin, o gecelerde “Mısır’ın Tayyip’i devrildi, darısı bizimkinin başına!” diye uluduklarını ve her an bunun fırsatını kolladıklarını yeniden hatırlamak için…

****************************************************27 Temmuz 2013’te yazılan yazım.

27 Temmuz Cumartesi sabahı… Sahurdan sonra da epey durduğum için biraz da geç bir saatte uyanıyorum. Muhtemelen sahurda içtiğim soğuk sudan geniz etim şişmiş, yutkunmakta zorlanıyorum. Kendi kendime “oruçluyken insanın başına gelebilecek en kötü şey” diye sızlanırken haberlere bakmak için televizyonu açıyorum. Mısır’da darbe karşıtlarına silahlı saldırı düzenleyen askerlerin ve baltacı adı verilen cani grubunun, iki yüze yakın insanı şehid ettiğini ve yaralı sayısının dört binden fazla olduğunu duyunca, sızlandığım için kendimden utanıyorum.

Olan biteni anlamaya çalışırken bir fotoğraf görüyorum. Darbecilerin baskını sırasında şehid olmuş minicik bir kız çocuğunu fotoğrafı bu. Daha bebek yaşta, dünyaya gözlerini yummuş. Gözlerimden gelen yaşları silmeye çalışarak biraz daha dikkatli bakıyorum o ay parçası yavrucuğa. Sanki Peygamber Efendimiz (s.a.) gelmiş, bebeği o mübarek kollarına almış ve bir öpücük kondurmuş da o öpücüğün aydınlığı ile aydınlanmış gibi alnı. Bu dünyadan gitmiş, ama öte yanda Efendimiz’in (s.a.) kucağına sığınmış. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v) katliama dayanamamış ve sırf bu yavrucuğu kucaklayıp sarmak için gelmiş de gözlerinden dökülen yaşlarla yıkanmış gibi tertemiz…

Tüm dünyanın insanlığını sınandığı ve başta Batı dünyası ile Arap âlemi olmak üzere kahir ekseriyetinin sınıfta kaldığı bu çetin imtihanda, meydanda Allah’larından başka kimseleri olmayanın yardımına gelmiş Efendimiz (s.a.). Meydanın her yerinde soluğu var O’nun. Bu yüzden bu kadar aydınlık her yer. Bu yüzden ortalık nura bürünmüş. Onca şehid vermiş, ama hâlâ büyük bir imanla koruyor kutsalını… Bu yüzden bu kadar vakurlar. “Onlar öldürsün, biz öldürmeyeceğiz. Öldürenlerden değil ölenlerden olacağız!” diyorlar hep bir ağızdan. Meydanda konuşma yapanlardan birisi soruyor meydandakilere, “korkuyor musunuz?”; hep bir ağızdan verdikleri cevap “hayır!” oluyor.

Evet korkmuyorlar. Bu insanlar dünyanın namusunu kurtarmak ve insanlık için hâlâ bir umut olabilir tezini doğrulamak için ordalar. Akif’in yüz yıl önce büyük bir kesinlikle tespit ettiği vahşilikteki Batı ülkelerinin ve Arap Birliği denen şerefi noksanlar topluluğunun üyelerinin hepsi darbecilerin yanındayken ve insanlığın, akıldan, ahlâka, vicdana, irfana bütün “değer” ve “birikimleriyle” alay edercesine bir ikiyüzlülük yeniçağın tek değeri olarak “kutsanırken”, o meydandakiler bütün bu değersizliğin karşısında insanlığın namusunu temsil ediyorlar…

Rabiatü’l Adeviyye meydanında görünürde yapayalnız kaldılar. Ama onlar yalnız değiller. Modern çağlarda hepimizin unuttuğu bir hakikati tüm dünyaya haykırmak ve tek tek hepimizin ahlâk ve zihniyet devrimine vesile olmak için ordalar. “Allah’ı (c.c.) olanın neyi eksiktir?” diyorlar hep bir ağızdan. Gücü, maddiyatı ve silahı her şey zannedenlere karşı Allah’ın büyük hesabını hatırlatıyorlar insanlığa. Tepelerinde polis ve asker helikopterleri uçuyor, ateş açıyorlar; ama onlar kıldıkları namazdan zerre şüphe duymadan, zerre kadar bile sapmadan, imanı olanın her şeyi olduğunu tüm dünyaya büyük bir vakar ve azametle kanıtlıyorlar. Karşıdaki ateş ediyor, öldürüyor; ama onlar “öldürenlerden değil, ölenlerden olacağız” diyorlar.

Biliyorlar ki Efendimiz (s.a.) orada, onlarla birlikte. Biliyorlar ki, her bir şehid, bin doğan umut oluyor Efendimiz’in (s.a.) yeri göğü ağlatan gözyaşlarıyla birlikte. Yıkanıyor, hepimizin kirlenmiş vicdanları şehitlerin kanıyla. Kimisine lekesi düşüyor ve vicdanlarının ömür boyu izini taşıyacağı bir kire dönüşüyor; kimisine ise mazlumun duasının gücünü hatırlatan bir uyarıcı olarak nişanını bırakıyor… Allah, sabredicidir, zalime mühlet verir. Ama mühlet dolunca da biliriz ki helâk yakındır!

Mısır’da zalime korkmadan, imanla direnen bu insanlar son kale gibiler insanlığın namusu için. O kale yıkılırsa hepimiz o yıkıntıların altında kalacağız… İnsanlık tarihinin bütün zalimlerine karşı, bütün mazlumların ortak direnişi! Bu yüzden, fiziki olarak bu kadar yapayalnız görünürken bile bu kadar çok, bu kadar vakur ve bu kadar müminler.

Mısır’daki darbeci zalimler ise, tüm zalimlerin bir özeti gibi. Batı, ABD’si, AB’si ve akla gelebilecek her türlü belasıyla, Arap dünyası da tüm ekonomik gücüyle yanlarındayken bile korkaklar. Masum insanların üzerine ateş edecek kadar korkak… Allah mazlumun kalbindeki imanı, zalimin korkusu yapar çünkü! Mazlumun gözyaşı, kanı, zalimin içinde boğulacağı çukuru doldurur. Efendimiz’in (s.a.) gözyaşlarıyla yıkadığı minicik yavrunun ahı hiçbir zalimde kalmaz. Kefenini yanında taşıyan Rabiatü’l Adeviyye (k.s.) kadar imanlılar onlar. Kefenleri yanlarında ve ölümün Efendimiz’in (s.a.) şefkatli kollarında yeniden nefes almak olduğunu bilecek kadar müminler. Allah bu imanı boşa çıkarmayacak.

Hakka karşı batılın savaşı hiç bu kadar keskin olmamış, hiç bu kadar kesin hatlarla ayrılmamıştı hak ile batıl. Her şeyin apaçık meydana çıktığı bu son Haçlı Seferi’nde Batı’nın, tüm kurum ve organizasyonlarıyla kör, sağır ve ahlâksız kalması boşuna değildir. Bosna’da, Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Suriye’de ve şimdi de Mısır’da hep aynı ahlâksız tavrı göstermiş zalimlerin safı da, onların yanında olan utanmazların safı da, “insanlık için hâlâ bir umut olmalı, çünkü Allah (c.c.) var” diyenlerin safı da net olarak belirlenmiştir artık! Böyle bir ortamda tarafsızlık, aynen Cemil Meriç’in dediği gibi, namussuzlukla eş anlama gelir.

İmanın ne büyük güç olduğunu tüm insanlığa gösteren o güzel Mısırlı kardeşlerimizin bize ihtiyacından fazla, bizim onlara ihtiyacımız var. Kirlenen, çerçöpe dönen ve iyice kullanılmaz hâle gelen vicdanımızı ve insanlığın namusunu kurtarmak için onlar son şansımız olabilir. Zira bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak Mısır’dan sonra. Aynen Kerbelâ’nın Müslümanların ve insanlığın namusunun dönemeç noktası olması ve aynen orada Hz. Hüseyin’in (r.a.) şehadetinin insanlığın zulüm tarihine Yezid ve Hüseyin’in sembolik karşıtlığını mühürlemesi gibi, burada da insanlığın namusu tam ortadan ikiye yarılmıştır. Ya Mısır darbecilerinin yanında yer alacak, ya da karşıda ahlâk ve namusunuzla mazlumun yanında olacaksınız. Orta yolu yok bu işin, namusun, ahlâkın ve imanın ortasının olmadığı gibi… Ya Yezid gibi Peygamber torununu susuz bırakıp öldürmekten kıyamete kadar “suçlu” kılınacak; ya da Hz. Hüseyin (r.a.) gibi “zulme sessiz kalan dilsiz şeytandır” diyeceğiz. Hz. Hüseyin (r.a.) susuz kalmıştı Kerbelâ’da, Mısırlı kardeşlerimiz de hiçbir şeysiz bırakıldılar o meydanda. Etraflarını fiziki olarak saran darbeci askerler ve her türlü imkânlarıyla zulmün araçlarını seferber edenler, Rabiatü’l Adeviyye meydanını bu çağın Kerbelâ’sına çevirdi. Tüm Müslümanlara büyük bir görev düşüyor. Efendimiz’i (s.a.) ağlatacak mıyız; yoksa “imanı olanın her şeyi vardır” diyerek kıyam edecek ve Efendimiz’in (s.a.) şefaatine mazhar olacak müminlerden mi olacağız? Zaman sessiz kalma, “orta yol” seçme ve o orta yolda kendimize rahat pozisyonlar ayarlama devri değildir. “Namusun” ya da “namussuzluğun” tercihinden başka bir tercih hakkımızın olmadığını bilmemiz gerekiyor. Bosna’da yapmadık, Irak’ta yapmadık, Suriye’de yapmadık ve hâlâ da yapmıyoruz, Mısır’da “namusun tarafını” korkmadan seçmemiz gerekiyor. Hak ile batıl bu kadar net çizgilerle belirginleşmişken başka şansımız da yok zaten!