Dostluk ve Sahip Çıkma Üzerine Kısa Notlar

Posted on Ekim 2, 2019

1


Dostluk hem bütün kayıplarımıza ilaç, hem de çok zor rastlanan mücevher gibi bir şey… Post-insan çağında ciddi de sıkıntısını çektiğimiz bir şey aynı zamanda… Hemen hepimizin sadece kendi küçük dünyalarımıza hapsolmuş oluşumuz, çıkarlarımızla ve sosyal medyanın da tetiklediği “hep bana hep bana” içgüdülerimizin tahrikleriyle fazlasıyla haşır neşir oluşumuz, “bize bizden yakın dost” kavramını hayatımızdan çıkardı.

Dostluğun fiili kaybının, dost kelimesinin, bir hitap şekli olarak hemen herkes için kullanılır hâle geldiği bir zamana denk gelmesi “zamanın ruhunun” bizimle oynadığı bir oyun olmalı… Olmazsa eksikliği hissedilecek dostlarımız aldı başını gitti ve yerine, genellikle “sen beni öv ki ben de seni öveyim” çıkar ilişkisine bağlı olan, eksikliğini hiç hissetmediğimiz, aramayı sormayı, derdiyle dertlenmeyi kalbimizin ucundan bile geçirmediğimiz, lafazanlıklardan ibaret bir “dostluk” geldi.

Ne dedirtiyordu Necip Fazıl Reis Bey’e: “Al oğlum Katil, ben merhametin sadece lafazanlığını yapıyorum, bu ödülü sen hak ediyorsun!“… Bir şeyin hakikati ortadan kalktığında yerini lafazanlıkları dolduruluyor hakikaten de… Gösterişli, parlak kelimelerin lafazanlıkları…

“Eksikliğini hissetmek” ve “sahip çıkmak” sanırım dostluğun en önemli göstergeleri olsa gerek. Yüzüne karşı her zaman, acı da olsa doğruyu söylemek; ama arkasından her zaman savunmak… Ne kadar da tersine döndü işlerimiz değil mi? Herkes yüz yüzeyken can ciğer kuzu sarması, arkadan ise…

Dost denilen kişinin eksikliğini hisseder insan. Olmadığında aramak, görüşmek, konuşmak, dertleşmek hatta bazen de karşılıklı susmak ister… İster ki derdini, acısını dostum dediği insanla paylaşsın. İster ki kimse sahip çıkmasa bile dostu kendisine sahip çıksın… İster ki altında kaldığı bir acısında, bir derdinde o acıyı, derdi, dostu da bazen konuşarak, bazen susarak paylaşsın…

Son yıllarda tuhaf şekilde bu özelliklerin toplu hâlde elimizden -bireysel tarihim de dâhil olmak üzere- kaydığına şahit oluyorum. Dostluğun fiilen bitişine ama lafzen “parlatılmasına”… Bir işi düştüğünde anında sizi arayan ama bir derdiniz, probleminiz olduğunda, gelmesinden korktuğunuz bir gün yaklaştığında sizin derdinize merhem olmak yerine sizi unutanların iyi gün dostlukları aldı başını gitti!

Bu dostluk-düşmanlıkların bir de kitlesel olanı var. Bugün Semih Kaplanoğlu’nun filminin izlenme sayısına bakınca, son aylarda iyice kafamı kurcalayan bu dostluk yitimi meselesi ister istemez yeniden gündemime geldi… Filmi bir haftada beş bin civarında kişi izlemiş. Bu da aslında bir tür dostluk meselesi… Sahip çıkmamak, görmezden gelmek, tam ihtiyaç duyulduğu zamanlarda ihtiyaç duyulan şeyi umursamamak…

Ve ilginç şekilde de, belki dostluğun metafiziğinden bihaber olsalar da fiilen bir dayanışma gösteren Kemosol tayfa geldi aklıma… “Semih Kaplanoğlu şanssız bir adam; kendisini sevmeyenler onun filmlerini anlatabilecek olanlar, sevenlerse asla anlatamayacak olanlar” diyen içi boş bir özgüvene sahip olan sürü… Ama ne kadar eleştirirsek eleştirelim, “karşı taraftan/Müslüman taraftan” olana son derece tutarlı bir nefrete;  “kendi tarafından” olanaysa son derece tutarlı bir sahip çıkma güdüsüne sahip olan bir sürü bu. Bu ülkede hem düşünce eseri hem de sanat eseri anlamında Batı’da yapılan şeylerin beşinci sınıf kopyalarını yapmaktan başka hiçbir katkıları olmamış bir kesimin kendisine olan bu güveninin asıl sebebi tam da konusunu ettiğimiz “sahip çıkılacaklarına” olan güven. İşte bu yüzden Birgün Gazetesi’nde Kaplanoğlu’nun filmi hakkında hasbelkader bir iki hakkaniyetli cümle kurmuş olan birini günlerdir sürü hâlinde linç ediyorlar, “sen nasıl Kaplanoğlu filmi översin” diye… İster kızalım ister köpürelim, bu son derece tutarlı bir hâli gösteriyor aslında ve Allah biliyor bu tutarlılığa imreniyorum. “Bizim” kurumlarımız gibi Anıtkabir önünde mutlu mesut pozlar verip kendilerini “karşıya” şirin göstermek için takla atmıyorlar hiç olmazsa…

Kaplanoğlu’nun Buğday ve Bağlılık-Aslı filmi özelinde “kitlesel anlamda” dostluk ya da sahip çıkma meselesi üzerine düşünüyorum epeydir. Mesela Müslüman camianın “medeniyet musavvirlerinin!” pek çoğunun her iki film hakkında da neden tek kelime etmediğini… Neden “O beni övmedi, ben de onu görmezden geleceğim!” tavrı “bizim” dediğimiz camianın en başat tavrına dönüşmüş durumda, merak ediyorum. Neden Kemosol tayfada olduğu gibi “toplu sahip çıkma” yürümüyor bizde? Bu demek değil ki hak etmeyen bir filmi, kitabı, eseri, kişiyi öveceğiz! Hayır, asıl mesele takdir edilecek olana gereken takdiri verme işini, “o bana yapmadı!”nın ötesinde bir adalet ve vicdan meselesi hâline getirmek! Övülecek olanı kendi küçük cemaatimizden hiç de hak etmeyen tüccarlarla sınırlı tutmamak mesela…

Dostluk ve sahip çıkma meselesi hakikaten son yıllarda eylem gündemimizden iyice düşmeye başladı. Herkes egosunun merkez olduğu bir dünya yaratmış ve “öteki” ile ilişkisini o “ötekinin” kendisini övüp övmediği üzerine kuruyor! Filme/kitaba para mı verilecek; birisi mi anılacak; ilk bakacağımız şey o birisinin bizi daha önce övüp övmediği oluyorsa, inanın bana bütün o “güzel bir dünya kurma” çabalarımızın içi fena hâlde boş demektir. Yarın öbür gün çeşitli kurum ya da belediyeler aracılığıyla filmin gösterimi olduğunda (aynı Buğday‘da olduğu gibi) Semih hocaya (ya da filmi gösterim sırasında izlenmemiş X başka yönetmene) salonda övgüler düzeceklerin hâli şimdiden gözümün önüne geliyor da acı acı gülmekten başka bir şey gelmiyor elimden…

Adana Film Festivali’nde Bağlılık-Aslı filmine ödül çıkmadığında (öyle bir kökten-CHP festivalinde ödül mü bekliyordunuz sahiden de!) Semih Kaplanoğlu ile sürü hâlinde dalga geçenlere bakıyorum da bu tutarlılıklarına hayran kalıyorum! Ha Kaplanoğlu’nun o yarışmaya filmini göndermesi büyük hataydı bence, o da ayrı… Barış Atay’ın yere göğe konulamadığı bir festivalden hakikaten ne bekledik biz?

Velâkin üzgünüm, çok üzgünüm! Bireysel ilişkilerden kitlesel sahip çıkma meselelerine kadar ne kadar da parçalandık böyle! Ne kadar da hesap kitap yapar olduk! Şunu anarsam filanca şu bana kızar; şunu eleştirirsem falanca bu beni kara listeye alır! Çok zor olmuyor mu bu kadar çok teraziyi aklınızda taşımak! Hâlbuki hayat son derece basit bir şey: Gönlünüzü verdiğinize, hak ettiğini düşündüğünüze -onun sizi övüp övmediğine bakmadan- sevginizi gösterecek, dostunuzun eksikliğini hissedecek ve onun derdiyle hemhâl olacak; düşmanınıza karşı da adaletsiz değil ama son derece vakar sahibi olacak ve ona şirin gözükmek için uğraşmayı keseceksiniz… Sahip çıkılması gerekene, kim ne der, kim ne düşünür, bundan kim ne kazanır, kaybeder hesabı yapmadan sahip çıkacaksınız, bu kadar basit! Maalesef hemen hiçbirimiz bunu yapmıyoruz… Dünya etrafımızda dönüyor, bizim yazdıklarımızdan, yaptıklarımızdan, konuştuklarımızdan ve çıkarlarımızdan ibaret sanıyoruz. Bu yüzden de ekonomik ve siyasi olarak güçlendikçe karakter olarak zayıfladık. Vakar ve adalet sahibi insanımız yok denecek kadar azaldı.

Son tahlilde, bu ülkenin kötü huylu tümörü olarak gördüğüm Kemosol kesimin bu konulardaki tutarlılığına hayran olmaktan başka da bir şeyin elimizden gelmemesi ne kadar da trajik değil mi?