Bir İman ve Aşk Başyapıtı: Bir Gizli Yaşam

Posted on Ocak 24, 2020

0


“Dünyanın artan iyiliği kısmen tarihsel olmayan eylemlere bağlıdır: işlerin benim veya senin için kötü olabilecekken olmayışı, yarı yarıya bağlılıkla gizli bir hayat yaşayan ve ziyaret edilmeyen mezarlarda dinlenenlerden dolayıdır”. [1]

Hayat Ağacı filmini izledikten sonra Malick için şu cümleleri kullanmıştım: “…Terence Malick, iyi sanatçıların çıkmak zorunda olduğu düğün yolculuğuna çıkmak üzere hazırlıklarını yapmış görünüyor son Hayat Ağacı / Tree of Life filminde. İmanın çetrefilli yollarının çıktığı alanı keşfetmek üzere…”  Malick, son Bir Gizli Yaşam / A Hidden Life filminde, aslında belki de tüm hayatı boyunca ama özellikle Hayat Ağacı ile emarelerini verdiği yolculuğun son duraklarından birisine varmış görünüyor. İmanın sorumluluk ve hediyelerinin anlamına ve aşkına ermenin durağına…

İnandığı şey uğruna tek başına ölümü göze alan bir aşk ve iman, Batılı sinemada epeydir gözümüzün önünden çekilmişti. Cannes’da Malick’in bu filmine değil de kitch aileler filmlerinin son halkası olan çok kötü bir filme Altın Palmiye gitmesi tam da bununla ilgili olmalı.

hidden life 2

Malick, filminde büyük imanın aşkını gözler önüne seriyor. Filmin tarihsel zemini, muhtemel politik yorumları hiç umurumuzda olmasın. Filmde asıl olan şey, bir iman kahramanı olmanın ve ölüme çeyrek kala, en-sevdiğine büyük bir vakar ve aşkla “yakında görüşeceğiz” diyebilmenin ferahlatıcı zeminidir.  Bu anlamda film, Andrei Rublev’in, dünya sinemasındaki bütün çarmıha götürülme sahnelerini ters yüz eden o şahane “çarmıha götürülme” sahnesinde başlamış ve oradan devam ediyor gibi görünüyor. Zaten üslubu, biçimi ve anlatı şekli farklı olsa da, filmi izlerken bir Tarkovsky filmi izliyor hissi ediniyoruz.

– Yaptığın herhangi bir şeyin savaşın gidişatını değiştireceğini mi zannediyorsun? Mahkemenin dışındaki bir kimsenin seni duyacağını mı? Kimse değişmiş olmayacak! Dünya eskisi gibi devam edecek! Eylemlerin belki de niyet ettiğinin tersi bir etkiye sahip! Yerini başka biri alacak … Beni yargılıyor musun?

– Yargılamıyorum! O kötü, ben haklıyım demiyorum! Her şeyi bilmiyorum! Bir adam hata yapabilir ve hayatını düzeltmek için bundan kurtulamaz. Belki geri dönmek istiyor ama yapamıyor. Ama içimde bir his var ki, yanlış olduğuna inandığım şeyi yapamam!

– Bunu yapmaya hakkın var mı?

– Yapmamaya hakkım var mı?

Film hakkında çok uzun yazılabilir (belki de bu kısa metinden sonra bir gün adamakıllı oturup yazarım da ama şimdilik sadece bir heyecanımın dışavurumu olsun diye birkaç not karalamak istedim) ama aslında film bu diyalogdaki durumdan ibaret. Vicdanın, imanın ve aşkın yapmaya zorunlu kıldığı şeyden başka bir şeyi yapmaya yetenekli olmayan iki şahane iman kahramanının, iki güzel aşığın hâlinden ibaret bu film. Malick’in, alameti farikası olan ve benim epey zamandır “rüzgarda savrulan perde kesmesi” adını verdiğim kesmelerinin oluşturduğu ve aynı birbirine kavuşmaz görünen perdedeki iki noktanın rüzgarla kavuşması gibi, ilintisiz mekân ve zamanları birbirine kavuşturan biçimden nasıl bir rüya atmosferi, zamanı ve mekânı oluşturduğundan; hep mekânın kavrayamadığı bir yere bakıyor gibi görünen âşıkların bakışlarının oluşturduğu manevi sinematografinin imkânlarından, Hz. İsa’nın tasvirlerini yapan ve “bunlar insanların hoşuna giden şeyler; bir gün gerçek Hz. İsa’yı resmedeceğim” diyen ressamın ne kast etmiş olabileceğinden uzun uzun bahsedilebilir elbette ama şimdilik sadece bu iman ve aşk başyapıtından haberdar etmekle yetineyim. Zaten büyük filmler, ancak epey sonra kendileri hakkında yazdırırlar. Kelimeler bir süreliğine kendisini kitler ve sadece birkaç damla gözyaşı eşlik eder haber vermek için yanıp tutuştuğunuz o temizleyici hâle… Bir süre filmin üzerinize bıraktığı aşk ve iman iziyle baş başa kalmanın neşvesi, hüznü ve güzelliği ile yaşamak istersiniz.

hidden life 1

Velâkin, bu filmi izleyin, fırsat buldukça tekrar tekrar izleyin ve yine izleyin… Malick’in en baştan en sonuncuya kadar tüm filmlerini izlemiş birisi olarak söyleyeyim: Bu film Malick’in en iyi filmi ve şiddetle hissediyorum ki son filmi olacak… Aynı Kurban‘ın Tarkovsky’nin vasiyet filmi olması gibi, Malick de Bir Gizli Yaşam‘ın vasiyetini yapmış bana kalırsa…

Not: Bu film üzerine daha sonra belki uzunca bir yazı yazacağım; ancak bu notlarla birlikte Malick’in Hayat Ağacı filmi ile bu film arasındaki iman bağını anlamak için 2011 yılında yazdığım aşağıdaki yazıyı notların altına eklemek istedim.

 

Hayat Ağacı

Dedik ki: Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz”(Bakara 35)

 

İnsanın “nüzûl”ü ile “uruc”u arasında hiç zayıflamayan bağlar vardır. Tevrat’a göre Hayat Ağacı, meyvesini yiyen insanı ölümsüz kılacak olandı. Ama insan, ahlâki seçim varlığıydı aynı zamanda. Seçimi, onu insan yapan şeydi. Hayat Ağacı’ndan yiyerek ölümsüz olmak yerine, Bilgi Ağacı’ndan yiyerek iyinin ve kötünün farkına varmayı ve nüzûlü tercih etti insanın nefsi. Bilgi Ağacı, insanın kendini ve karşı cinsi keşfetmesi anlamına geliyordu aynı zamanda. Bilgi Ağacı’nın yasak meyvesinden yemek nüzûlü getirse de, onun açtığı keşif yolları uruca her zaman bir kapı aralıyordu.

Sanatçının yükümlülüğü

Her sanatçı, hayatının bir döneminde Hayat Ağacı ile Bilgi Ağacı’nın ne olduğunu keşfetmek için bir hakikat yolculuğuna çıkmak ve metafizik olanla yüzleşmek zorundadır. Metafizik olanla yüzleşmek, “yukarıdan” aşağıya sarkıtılan merdivenin varlığının farkına varmak demektir. Sanatçı, ne zaman ki yukarıdan atılan merdivenin farkına varır ve o merdivene kendi merdivenini dayamak için çaba sarf eder; işte o zaman yüzleşme başlar. Ancak yüzleşme çetindir. Klasik formüllere ya da kimi gösterişçi oyunlara sığmaz. O zamana kadar tüm sanatını yatay zeminde inşa etmeye alışmış, sanatının çevresini de insan bilimlerinin kimi varyasyon ve spekülasyonları üzerine kurmuş olan sanatçı, ilk defa yataya sığamayan bir şeylerin farkına varmaya başlar. Yatay zeminden kalkar ve yukarıya bakmaya başlar. Ama o zamana kadar bildiği formüllerin hiçbirisinin geçerli olamayacağı yeni bir boyuttur bu. Bambaşka bir “dil”; dillerin de üzerinde bir dil bulmak zorundadır artık. Sanatçının, simgesel bir değiştokuş anlamına gelen “dil”den, başka bir dile, ya da daha doğru bir deyimle dilsizliğe firar etmeye niyetlenmesi gerekir.

Sanatçı, çaba sarf edip gönlünü hakikatin salınımlarına açtığında, eğer şanslıysa ve Allah’tan hediyelendiyse manevi olan bu dikey boyutla yüzleşmek için dayanılmaz bir arzu duyar içinde. Ancak sarkıtılan merdivene tutunmak o kadar kolay değildir. Yüzleşmeyi becerebilenler, sanatçılıktan veya iyi sanatçılıktan büyük sanatçılığa terfi ederken; yüzleşmeyi istemeyenler ya da başarısız olanlar, sanatçılık vasıflarını kimi kelime veya görüntü oyunlarına terk ederler.

İki önemli yönetmen, iki farklı tutum

Son Cannes Film Festivali’nde iki önemli yönetmen, bu anlamda bir yüzleşme yönünde çabaları veya duyarsızlıklarıyla özellikle dikkat çekmişti. Birincisi bizim “medar-ı iftiharımız” olmuş olan Nuri Bilge Ceylan; ötekisi ise Amerikalıların münzevi yönetmeni Terence Malick… Cannes’ın iki büyük ödülü bu isimlere giderken, iki ayrı uca hareket eden iki sanat anlayışı da görünür kılınmıştı. Birisi, yatay düzlemde olabildiğince yayılan, ama dikeye açılmak yönünde pek bir çaba sarf ediyor görünmeyen Nuri Bilge Ceylan’ın sanatı; diğeri de yatay olanın artık kendine yetmediğini düşünen Terence Malick’in sanatı…  Ceylan, yatay düzlemde, film sanatının elverdiği tüm alanlara sirayet edebilmesiyle elbette önemli bir yönetmen. Ancak sanatın asıl anlamı yataydan dikeye hareket edildiğinde anlaşılıyor ve sanatçı, büyük sanatçı olmak yönünde ancak bu şekilde bir aşama kaydedebiliyor. Ceylan’ın, sosyolojinin, tarihin, psikolojinin derinliklerinde kimi yorumlara girmesi, onu dikey düzleme yaklaştırmıyor. Ceylan’ın sanatında ana eksiklik, hâlâ büyük bir gedik olarak olduğu yerde duruyor.

Ceylan’dan farklı olarak Terence Malick, iyi sanatçıların çıkmak zorunda olduğu düğün yolculuğuna çıkmak üzere hazırlıklarını yapmış görünüyor son Hayat Ağacı / Tree of Life filminde. İmanın çetrefilli yollarının çıktığı alanı keşfetmek üzere koyulduğu yolculukta, evladını yitirmiş bir anne baba ile çocuklarının hikâyesidir konu edilen.

“Ey iman edenler, iman ediniz…”

Ey iman edenler, iman ediniz…” buyruğunun anlamının keşfidir adeta Malick’in son yolculuğu. Ölüm neden vardır? Hele ki bir çocuğun ölümüne “Sevgi Tanrısı” neden izin veriyordur? Sevgi Tanrısı nasıl olup da kötülük yapabiliyordur? Çocuğun başına gelen felaket, kendi akıllarımıza duyduğumuz engin güvenden, bilimin ve aklın putlaştırılmasından mıdır; yoksa Tanrı’nın kötülüklere göz yummasından mıdır? Hayr ve şerrin Allah’tan olduğunu bilmek, iyiliğin hakikat, kötülüğün araz olduğunun farkına varmak demektir aynı zamanda. Bu cevap birinci düzeyde silik olarak varolan; ama ikinci düzeyde esas varlığını ortaya koyan sorunun da cevabı olarak değer kazanabilir. Sevgi Tanrısı ya da İntikamcı Tanrı dikotomisi, hakikate parçalı bakan modern insanın teolojisidir. Hâlbuki tevhîdî bakış, hayrın da şerrin de yerli yerine konabileceği bir görünüm ortaya koyar. Tanrı kötülük yapmıyordur. Sadece kötülük diye gördüklerimizin içindeki hayırları göremediğimiz için bize kötülük gibi geliyordur. Ve asıl kötülükleri insan kendi kendine yapıyordur.

Şerrin içindeki hayrı görebilecek, hikmete bakabilen bir göz için uzun yollardan geçmek gerekiyor. İmanı sağlam bir anne, inandığı Tanrı’ya sorar tüm bunları. Malick, okyanus derinliklerinden, galaksinin en ileri noktalarına kadar götürdüğü kamerasıyla Allah’ın Celâl ve Cemâl isimlerini keşfetmek üzere yola çıkmış gibidir annenin yakıcı soruları eşliğinde… İman, bir bitiş noktası değil, başlangıç noktasında bir çıkış durağıdır adeta. Yol ilerledikçe her durakta ayrı bir kategorisi, düzeyi ve hikmeti anlaşılacak olan iman, ayet-i kerimede buyrulduğu gibi, iman edenlerden bile, her aşamada daha yüksek bir takva düzeyiyle talep edilen bir şeydir. Anne, başlangıç düzeyinden yukarıya çıkışı, Bilgi Ağacı’ndan Hayat Ağacı’na yolculuğu, oğlunun ölümünün ardından girdiği tefekkür yolunda becerebilecektir ancak.

Ölüm, insanı büyük bir uçurumun kıyısına getirir. Hz. Âdem(a.s.) ile Hz. Havva’nın (a.s.) Bilgi Ağacı’ndan yemesinin bir türüdür ailenin karşı karşıya kaldığı… Ölümle yüzleşmek Bilgi Ağacı’nın acı meyvesini yedirir insana. Bilgi Ağacı’ndan yiyen anne ve baba, sonsuz bir soğukluk ve düşüşle karşı karşıya kalır. Ancak bu düşüş, yükselişe gebe bir düşüştür. Bilgi Ağacı’nın acı meyvesi Hayat Ağacı’nın meyvesinin tohumlarını saklar bağrında… Aşağıda sonsuz bir sessizlik içinde buz gibi bir karanlık vardır. Karanlığın ardında ise ancak takva düzeyi yüksek bir imanla keşfedilecek bir aydınlık. Şebüsteri’nin, Gülşen-i Raz kitabında fenânın fenâsı makamını anlatırken, aydınlığın en fazla olduğu yerde, karanlıkla aydınlık birbirinden ayrılamaz hâle geldiğini söylemesi gibi, ölüm de aydınlığın en yoğun olduğu yer olduğu için, karanlığı bu derece zifiri görünür.

Hakîkî sanatçı, o zifiri karanlığın içine dalmaktan korkmayan kişidir. Ama o karanlıkta gömülü kalmak ve karanlık içinden yeni karanlıklar doğurmak için değil; karanlığın rahminde olan aydınlığı keşif ve ifşa edebilmek için… Malick, büyük ödülleri paylaştığı Nuri Bilge Ceylan’dan bu yönüyle ayrılmış. Her ikisi de bir karanlığa yönlendirdikleri kameralarından karanlığın veya “Celâl”in tarifini yapmaya koyulmuşlar belki… Ama karanlıkta gömülü kalan Ceylan’ın tersi şekilde, Malick, Hayat Ağacı’na doğru büyük bir susuzlukla yola koyulmuş ve karanlığın içindeki sonsuz aydınlığı anlamaya niyet etmiş görünüyor.

Hayatın ve hakikatin iki yönü vardır ve bu iki yön birbirlerini tamamlarlar. Kötünün olduğu yerde mutlaka iyi de vardır. Kötü arızî, iyiyse hakîkî olandır. Batı’daki yönetmenlerin (ve sanatçıların) büyük çoğunluğu kötünün arızî yönünü tek hakikat olarak sundukları için genellikle kötünün ardındakini göremezler. Dostoyevski gibi, belki de hakîm sıfatı yakışan birisinin Batılı yorumcular tarafından “kötülük romancısı” olarak tanımlanması bu arızalı bakıştandır. Dostoyevski’nin ve bütün hakîkî sanatçıların, kötünün üzerinde helezonlar çizerek ama her yeni dönüşün bir öncekinin üstünde olduğu bir iyiye doğru yolculuk içinde olduğunu göremeyen bir bakıştır bu. Bu bakış, mesela Zweig’in, Dostoyevski’yi anlattığı kitabında bile[2], Dostoyevski’yi anlamaya çok yaklaşmış olduğu halde, baskın bir tavırdır. Zweig, iyinin ve kötünün arasında hep aynı düzeyde kalan daireler çiziyor sanır Dostoyevski’yi. Hâlbuki durum hiç de öyle değildir. Her yeni dönüş bir öncekinin üstündedir ve döne döne yükselir Dostoyevski sanatı ve Alyoşa’nın, Zosima Dede’nin, velâkin Karamazof Kardeşler’in hikmetli sonunda noktalanır.

Nuri Bilge Ceylan, sanatçının çıkması gereken bu helezonun farkında görünmüyor. Kamerasını kötülüğün derinliklerine yöneltirken, iyiliğin farkında olmak gibi, aslında hakîkî sanatçı yükümlülüğü olan bir davranıştan men ediyor kendini. Ve bu yönüyle tek yanlı bir Dostoyevski sanatına teslim oluyor. Öteki yanını hiç görmediği bu sanat, onu yükseltmek yerine durduğu yerde sabitliyor. Durulan yerin farkına varılmayınca o sabitlenilen kötülük, aynı zamanda bataklığımız haline geliyor. Bu yönüyle, Antonioni gibi önemli yönetmenlere olan şey, Ceylan’a da oluyor.

Malick ise önemli bir sanatçı cesaretiyle “kötülüklerin en kötüsü” olan evlat ölümünün ardındaki iyiliği ve hakikati keşfe soyunuyor. Bu yönüyle Hayat Ağacı, Kieslowski’nin Dekalog’unun ilk bölümüne oldukça benziyor. Zor bir yolculuk bu… İmanın katmanlarının test edileceği zorlu viraj, imanı kaybetmekle de, imanın, bir üst düzeyde daha kâmil bir hâl almasıyla da sonuçlanabilir. “Ey iman edenler, iman ediniz” buyruğunun anlaşılabilmesi bu virajları hakkıyla geçebilmekle ilgili. Hayat Ağacı hangi düzeyden bakılırsa, o düzeye yönelik bir perspektif verebilmesiyle önemli bir film. Ancak yatay perspektiflerin hepsinin üzerinde yükselen, bir dikey perspektif kazanma arzusundan bağımsız yapılacak her yorum, Malick’in çabasını anlamakta noksan kalacaktır.

Malick’in bu virajı hakkıyla geçebildiğini söylemek için belki erken; kaldı ki zaten iman yolunda kat edilecek virajların sonlu olmadığını bizzat vahyin şahitliğinde söylemek mümkündür. Her takva düzeyinin üstünde bir düzey mevcuttur. Ancak insanın hakikati çabasından ayrı düşünülemez. Malick’in çabası, bu yüzden, sırf yatay düzlemde görünür olmak olarak değerlendirilebilecek Ceylan’ın çabasından daha değerli geliyor bana.

[1] George Eliot (Filmin sonundan alıntı)

[2] Zweig, Stefan, Üç Büyük Usta Balzac, Dickens, Dostoyevski, Doğu Batı Yayınları,2011