Netflix Dizisi Olarak Korona Paranoyası

Posted on Mart 17, 2020

0


Aşağıdaki yazıyı 2009 yılında, domuz gribi salgını sırasında yazmıştım. Yazıda bahsettiğim şeylerin bir üst “level”ini yaşıyoruz şu an. Her salgın bir “refleks testi”, her test bir sonraki salgının kullanışlılığı için bilgi demek. Korona virüsü bir biyolojik silah olarak mı başladı, yoksa doğal olarak ortaya çıkan bir virüs mü bilmem. Ölmeden önce, “Sizin zulümlerinizi Allah’a gidince söyleyeceğim” demeye getiren o Suriyeli çocuğun ve onun gibi milyonlarca çocuğun “şikayetinin” sonuçlarını mı yaşıyor dünya, onu da bilemiyorum; ama bildiğim bir şey var ki, korkunun sürüleştirmekteki büyük potansiyelinin fiilî hâle geldiği ibret dolu günler yaşadığımız… Her gece önümüze Türkiye’deki “rakamları” dayayan Sağlık Bakanımız, her dakika dünyadan “korku dolu” manzaraları gözümüzün önüne getiren medya, haberleri manipüle etmekteki “ustalığını” gezi döneminden beri bildiğimiz çukurun dibi sosyal medya aracılığıyla insanların akıl sağlığı ile oynanıyor. Belki bu virüsü yeneceğiz, ama nurtopu gibi şizofren bir dünyaya uyanacağız gibime geliyor.

Sağlık Bakanlığının, hükümetin, sağlık çalışanlarının haklarını yemeden birkaç kelâm etmek gerekiyor sanıyorum. Öncelikle bir devletin, bir hastalıkla ilgili rakamları an be an vermesi neden gerekli? Bu ülkede, bu online-korku-üretiminin zararlarına dair söyleyecek sözü olan birisi yok mu hakikaten de? Birileri çıkar, sosyal medyada çok takipçili olmanın ve dolayısıyla sözlerinin ciddiye alındığı zannının engin şehvetiyle, OHAL ve sokağa çıkma yasağı ister; o OHAL’den geri dönüş olur mu, bunu fırsat yapan ordu sokaklardan çekilmezlik eder mi ve bunun ekonomiye yansıması nasıl olur diye düşünmeden… Virüsü ciddiye almıyor değilim; özellikle bizlerin gözbebeği ve bereketi olan yaşlılarımıza daha büyük zararlar verme potansiyeliyle tedbirlerin ciddiye alınması gerektiğine de sonuna kadar katılıyorum; ancak asla ikna olmadığım şey, her gece Azrail’i bekler gibi Sağlık Bakanı’nın vaka sayısı açıklamasını bekliyor hâle gelmemiz… Bunun kime ne faydası oluyor? “Devletin şeffaflığı” meselesini medyanın her şeyi yönetmesi olarak mı anlıyoruz biz? Devlet bir panik ortamı oluşturmadan ve vaka ve ölüm sayıları açıklamadan da gerekli tedbirleri ve tedavileri uygulayamaz mı? Yoksa tam da atılan oltaya yakalandığımız anlamına gelen bir sürece mi şahit oluyoruz hep birlikte? Tüm dünyada her dakika güncellenen vaka ve ölüm sayılarıyla ne amaçlanıyor ve biz neyin tuzağına düşürülüyoruz hiç düşünüyor muyuz? Kanada Başbakanı’nın eşi (ki o başbakan global sistemin reklam mekanizmalarında en önemli figürlerden biriydi), Brezilya Başbakanı (eski başkanı deviren sistemin bir bezirganbaşı olarak oraya yerleştirdiği kullanışlı figür), bilimum Hollywood artislerinin, futbolcuların online olarak hastalığa “yakalandığı” bir Netflix dizisiyle karşı karşıya olabilir miyiz acaba? Bunları virüsü küçümsediğim, zararlarını göz ardı ettiğim için söylemiyorum; ama virüse yakalandıktan sonra hemen hepsi tekrar eski sağlıklarına dönecek olan kişiler aracılığıyla ne tür bir “filme” sokulduğumuz hakkında biraz düşünelim diye özellikle altını çiziyorum bunların.

Çağımız, medyanın, ama özellikle de sosyal medyanın sürüleştirdiği insanların herhangi bir şey için nasıl rahatlıkla sürü hâlinde kanalize edilebildiğinin test edildiği bir çağ. Netflix’teki dizilerin hazırladığı insanların tedbir ile panik ve dehşet arasında ayrım yapamayan bir karaktere sahip olması hiç acayip gelmesin bizlere… Tedbir ile takdir arasındaki, Allah’ın takdirine olan inancı her şeyin üstünde gören hiyerarşiyi ters-yüz eden, takdire ve sonra da tedbire değil ama OHAL’e inanan “düşünürlerimiz” hangi ara bütün ufkumuzu kaplar hâle geldi? Bu virüs bir biyolojik silah ise ve bir şeyleri test ediyorsa, tam da hayatımızı askıya alma hızımızı test ediyor olabilir mi?

Not: Aşağıdaki yazı 12.11.2009 tarihinde, domuz giribinden ölenlerin sayısının her gün çetele tutar gibi gözümüze sokulduğu bir dönemde yazıldı; ama bu yazı bugün bu son salgınla ilgili de sadece isimler değiştirilerek aynen yazılabilirdi gibime geliyor…

***********************************************************

Domuz gribinin tüm dünyada salgın haline gelmesi ile birlikte, sokaktaki vatandaşlar olarak hepimizin kafası karışık. Bir taraftan gelen aşının güvenli olup olmadığı tartışmaları, öte taraftan ölen kişilerin sayısının Sağlık Bakanlığı tarafından adeta çetele tutularak insanların gözüne sokulması, domuz gribi ile ilgili tartışmaların çok boyutlu düşünülmesi gerektiğini ima ediyor.

Küresel kapitalizmin her türlü insanî zaafı bir rant aracı haline dönüştürme konusundaki becerisi hepimizin malumudur. Üstelik zaafların büyük kazançlar getirebilmesi için hiçbir ayrıntı atlanmaz. Mekanizma şansa bırakılmak yerine, adeta en başından en sonuna kadar ilgili aktörler tarafından programlanır. Mesela insanların sağlıkla ilgili korkuları mı kışkırtılacak; ilgili konunun uzmanları insanların zaaflarını, korkularını kışkırtmak için seferber edilir. Şunu yapmazsan, bu doktora gitmezsen, falanca ilacı kullanmazsan, filanca aşıyı yaptırmazsan ölüm riskin şu kadardır! İstatistiklerin, ancak karşılaştırmalı olunca bir anlam ifade ettiğini kestiremeyen halk, kendisine, üstelik en yetkili ağızlardan verilen böyle bir korku istatistiğine teslim olmakta gecikmez. Mekanizmanın birinci adımı çalışmıştır. Artık, bu korku talebine, arzı sunmaya gelmiştir sıra. Bir elinde zehir taşıyan, ama arkasına sakladığı elinde o zehirin panzehirini tutan bir mekanizmadır kapitalist rant mekanizması. Kârın, kazancın, ticaretin, ekonominin hiçbir bağlayıcı ahlaki kuralı veya hukuksal mekanizması olmadığı için de insanların korkularının kışkırtılmasında ve buralardan devasa kazançlar elde etmekte hiçbir sakınca görülmez. Faust’a sunmayı vaat ettiği parlak hayatla, onun ruhunu ele geçiren Mefistofeles’in yaptıklarına benzetilebilir olanlar. Bu mekanizma, yaydığı korku ve bu korkunun panzehiri olan hayata hiç ölmeyecekmiş gibi kök salma vaatleriyle, her geçen gün insanın ruhunu biraz daha teslim alır ve kendi sömürüsüne uygun hale getirir.   

Bu bağlamda liberal-kapitalist sistemlerde, devlet gibi merkezi iktidar odaklarına karşı muhalefet ediliyor izlenimi verilirken, ondan çok daha büyük, çok daha zorba bir mekanizma adeta kendi haline bırakılmış bir canavar gibi çığ gibi büyüyebilmektedir. Bu mekanizma hiçbir demokratik, ahlakî kontrol mekanizmasının bağlayıcılığına girmeyen ekonomi mekanizmasıdır. Merkezi bir iktidarın değil, merkezsizleşmiş ve bir virüs gibi toplumun kılcal damarlarına kadar yayılmış bir iktidar mekanizmasının da başat aktörüdür ekonomi.

Sağlıkla ilgili salgınların piyasa işleyişini bilgisayar virüslerinin “piyasasına” oldukça benzettiğimi söyleyebilirim. Her gün yeni bir tanesi ortaya çıkan bilgisayar virüslerinin çoğunun, anti-virüs programı satan devasa yazılım firmaları tarafından ortaya çıkarıldığını zaman zaman duyarız. Bu, bence tamamen olmasa bile büyük oranda doğruluğu olan bir olgudur. Zira piyasa mekanizmasının durgunluğa ulaştığı zamanlarda o mekanizmanın hareketlendirilmesi için manipulasyon yapılması az rastlanan bir şey değildir. Önce zehiri ortaya koyup, sonra bir Mesih gibi panzehiri elinde tutmak, bu piyasa mekanizması aktörlerini iki defa büyütüyor. Panzehir bulmanın prestijinin getirdiği büyük reklam ve panzehirin satışından, üstelik panzehir üretebilenlerin sınırlı sayıda olmasının getirdiği fiyat belirleme rahatlığının da getirdiği devasa kâr…  

Son yıllarda her yıl yeni bir salgın korkusuyla baş başa bırakıldığımızı hepimiz hatırlıyoruzdur. Sars hastalığından artık ne zaman öleceğiz diye gün sayarken, sars gitti kuş gribi gündemimize konuverdi. Tabii arada daha “yerel” olan kırım kongo kanamalı ateşli kene salgınlarını saymıyorum bile… Kuş gribi salgınında olan milyonlarca zavallı kuşa oldu. Bu salgın korkularını, adeta, hemen yarın hepimiz ölecekmişiz gibi yayanların arka planında, bu korkuların parsasını toplayan küresel aktörler olduğunu görmemiz uzun sürmedi. Evet, sadece tamiflu adı verilen ilacın satışından milyar dolarlar kazanmıştı kimileri…

Son haftalarda domuz gribi ile ilgili haberlere ve bu haberlerin resmi merciler aracılığıyla büyük bir korku mekanizmasına döndürülmesine hayretle bakıyorum. Sağlık Bakanı, adeta devletin en yetkili kişisi ağzıyla büyük bir korku pompalıyor ülkeye. Evet, gerçekten bir salgın olabilir. Ancak, sonuçta bu bir grip salgınıdır ve insanları bu derece büyük paniğe ve paranoyaya sevk etmeye Sağlık Bakanı dahi olsa kimsenin hakkı yoktur. Her gün çetele tutar gibi domuz gribinden ölenlerin sayısını vermenin insanlara, korkuya sevk ederek onların dengelerini bozmaktan fazla ne faydası olabilir merak ediyorum. Ve bu korku tüccarlığında, 40 milyon doz aşı sipariş etmiş bir Sağlık Bakanlığı’nın “yaptığımız şey doğru değilse bunun hesabını nasıl veririz” panik havasının etkili olduğunu düşünüyorum.

Sağlık Bakanlığı yetkilileri eminim doğru bildiklerini yapıyorlardır. Bu konuda diyebilecek çok fazla bir şeyimiz olamaz. Ancak, eğer bir ülke, Sağlık Bakanlığı aracılığıyla adeta bir korku ülkesi haline getirilmek isteniyorsa; ölüm oranı 1000’de 1, hatta 2000’de 1 kadar küçük olan bir hastalık, adeta her rastlayanı öldürecekmiş gibi bir tonlama ile sunuluyorsa burada art niyet olmasa da, basiretsizlik bulurum. Açıkçası Sağlık Bakanı Recep Akdağ televizyona her çıktığında artık söylediklerinden ziyade onun psikolojisine odaklanır oldum. Bana sanki salgının ve ölüm riskinin abartıldığı iddialarına ve bu yönde aldığı eleştirilere karşı, ne pahasına olursa olsun kendileri haklı çıksın diye uğraşan bir kişi izlenimi veriyor Sn. Akdağ. Açık söyleyeyim, bu psikoloji benim Sağlık Bakanı’na güvenmemi engelliyor. Bereket ki Sağlık Bakanlığının bütün eyyamcılığına karşın, Başbakan farklı ve daha sakin bir ses olarak yer alabildi Hükümet içinde.   

Buradan Sağlık Bakanı Sn. Recep Akdağ’a sesleniyorum: Sn. Akdağ; anlıyoruz işinizi bütün ciddiyetiyle yapıyorsunuz. Anlıyoruz domuz gribi salgınını da ciddiye alıp büyük kayıplar olmadan engellemek istiyorsunuz. Ancak bir vatandaş olarak, bu mücadelenin yolunun sizin söylemlerinizle tezat oluşturduğunu düşünüyorum. Halkı, dışarı çıkamayacak, ya da yanında hapşıran bir insanı otobüsten atacak hale getirecek kadar paranoyak hale getirerek, ölüm sayılarını her dakika güncelleyerek gözümüze sokarak, kapitalist zorbalığın ve rantiyeciliğin en azından söylemlerle suyuna giderek olmaz bu mücadele. Zira sizin söylemleriniz ardından domuz gribinden rant kapısı açan bir çok sektör türedi. Küresel olanlarını saymıyorum bile! Ben vatandaş Enver Gülşen olarak, domuz gribinden ölenlerin sayısının gazetelerde, televizyonlarda her gün güncellenerek gözümüze sokulması ve  çoluk çocuğun dengesinin bozulmasının sorumluluğunu bir Bakan olarak alıp, buna bir dur demenizi talep ediyorum. Siz de bilirsiniz ki hiçbir veri bir başka veri ile karşılaştırılma imkanı olmadan anlamlı değildir. İlla ki ölenlerin sayılarını verecekseniz, mesela mevsimsel gripten, mesela kazadan, mesela sigaradan ölenlerin sayıları ile birlikte güncelleyip verin ki karşılaştırma yapabilelim. Yoksa tek başına bu bilgileri gözümüze sokmanız benim vatandaş Enver olarak size olan güvenimi artırmaktan ziyade azaltıyor.