KoronaParanoyanın Batı’yı Çökertmesi ve Batıcılığın Azgınlıkları Üzerine

Posted on Mart 22, 2020

1


Korona virüsünün tüm dünyaya yayılması üzerine olanlar, sonradan pek çok sonucunu göreceğimiz “değişimlerin”  ön-izlerini vermeye başladı bile. Olan biten, “refah toplumu”, “insan haklarına saygılı”, “hümanizmin” etrafında “yeşillenen” Batı’nın, tümüyle içi boş, kof ve bencil bir yapı olduğunu ve bu yapının yıkılmasının bir “sivrisinek” ısırmasına baktığını gözler önüne serdi. Yaşlılarını ölüme terk eden, koronaparanoya üzerinden akıl sağlığını yitirmeye başlayan bencil bir dünyanın dışavurumu olarak Batı denen şey kendini gizleyemiyor artık. Hoş, gören gözler, düşünen kalpler için zaten epeydir gizleyemiyordu; ama bu olanların, tabutun son çivilerini çaktığı da artık inkâr edilemez bir gerçek…

Bizdeki Batıcılar için, Batı’ya yakın olmak, Batı ülkeleriyle içli dışlı olmak, onların oku, izle, sev dediğini okuyup izleyip sevmek bir iman olageldi şimdiye kadar. Bu yüzden de koronadan üç ay boyunca korunabilmiş ülkemiz, Batıcıların Batı ülkelerinden gelişinin hızlandığı bir dönemde korona krizine maruz kaldı. Umreciler için demediğini bırakmayan bir kesim, Batı’dan -üstelik orada korona epey yayılmışken- elini kolunu sallayarak gelenlerin tehlikesini ısrar ve itinayla gözden ırak tutmaya çalıştı. Devletin de adeta Batıcılara olan kompleksli bir tavırla “Batı’dan bok gelse o iyi boktur” yaklaşımı ve Batı ülkelerinden gelenler için önlemlerde epey gecikmesi olayın tuzu biberi oldu.

Batıcılardaki “Batı’ya imanın” en merkezi yerinde, Batı’nın 19.yy’da terk etmeye başladığı kaba pozitivizmin olduğunu da gözden kaçırmamak lazım. Benim özellikle Gezi’den sonra -unsurları arasında pek bir fark kalmadığı için- Kemosol olarak tanımladığım bu köktenbatıcı kesimi tanımanın en kesin yollarından birisi “bilim”, “akıl”, “aydın”, “gerici”, “ilerici” kelimelerini kullanmalarındaki sıklık olduğunu tespit etmek gerekir. Bilim hakkında hiçbir şey bilmeseniz de, “akıl” denen şeyin “rasyo”dan ibaret bir “şey”den çok daha fazla ve daha küllî bir şey olduğu hakkında hiçbir fikriniz olmasa da, bu iki kelimeyi kullandığınız an sizi ülkenin “entelektüel”, “elit”, “seçilmiş”, “aydın” vatandaşı kılan bir ayrıcalıkla yaşamak, yüz küsur yıldır Batıcı kesimin korkunç kibrinin temellerini oluşturdu. Cehaletini bilim, akıl olarak kutsayan bu kibir, giderek feci bir kokuşmuşluğa maruz bıraktı mensuplarını…

Korona virüsle ilgili vaka sayıları arttıkça, Türkiye’nin yukarıda kısaca tanımladığım Batıcı kesiminin şizofreniyle karışık azgınlığı da artmaya başladı. Bir yandan ölümden “ölesiye” korkmanın getirdiği ruh hastalığına varan tedirginlik, öte yandan Batı’da güvendikleri tüm dağların yerle bir oluşuna şahit olma korkunçluğu, “düşünürleri”, “aydınları” Yılmaz Özdil’den, Zülfü Livaneli’ye, Enver Aysever’e kadar çapsız “aydınlanmacılardan” ibaret olan bu kesimin saldırganlığını daha da fecileştirdi. Batı ülkeleri çökerken, bu virüsün ülkeye girmesini üç ay geciktirmiş, hatasıyla sevabıyla mücadele eden ve hâlâ Batı ülkeleriyle kıyaslanınca onlardan çok daha iyi durumda olan bir sağlık sistemini kurmuş olan bir “hükümetin” anlayışı olduğunu farz ettikleri İslam’a ve o partiye oy vermiş olduğunu farz ettikleri Müslümanlara aleni olarak hakaret eden bu zır-cahil tayfanın azgınlığını, “geçelim” deyip görmezden gelmek en iyisi olabilirdi belki; ama “gelmekte olan”ın ne olduğunu düşününce geçip gitmenin “adaletsizliğe” su taşımak olduğunu ve birkaç kelâm etmenin elzem olduğunu anlamak zor değil.

enveraysever

Fetö’yü ve mensuplarının 15 Temmuz sonrası hallerini düşünelim: Bir yapıya “inanarak” ve o yapının sizin ve insanlığın en önemli kurtarıcısı olduğuna iman ederek bir yere kadar gelmek ve sonra o yapının kendi vatanına ihaneti karakteri yapmış rezil bir Batı ajanı olduğunun farkına varmak… Fetö mensupları için ya “ayılıp” Fetö’ye lanet okumak ve ayrılmak vardı ya da onca yıldır inandıkları şeyi daha büyük bir hırs, azgınlık ve saldırganlıkla savunmaya devam etmek… Fetö mensupları ezici bir çoğunlukla ikinciyi seçtiler. Zülfü Livaneli’nden Enver Aysever’e, Yılmaz Özdil’e kadar bu cahil tayfanın durumunun Fetö’nün durumundan farklı olduğunu düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Her değer için Batı’ya müracaat eden, orada bulduğu her şeyi nimet olarak algılayan bir çarpık zihnin elbette o zihniyetin karşısında konumlandırdığı İslam’a ve Müslümanlara nefreti olacaktı. Bu nefret, kraldan fazla kralcı olan bir geri zekâlılıktan mülhemdi çoğu zaman. Livaneli’nin “âlâsı” Batı’nın tarihinde vakî olmuş olan şeyleri Müslümanlar için kullanması elbette sadece cehaletinden değil, aynı zamanda Batı’ya imanının büyüklüğünden… İman ettiği Batı tüm “değerleriyle” çöküyorken bir “Batı mümininin” yapacağı şey elbette bir tür şizofrenik yansıtma olacaktı ve Livaneli, tam da o yansıtmayı kullandı. Enver Aysever’in büyük bir tahrikle kullandığı karikatür de aynı şekilde. Kendi beyinleri ve kalpleri bizatihi virüs olan ve ilaçlanmaya ihtiyaç duyan (ki herhangi bir ilacın etkili olacağını da sanmam bu arada) kişiler, bu “ihtiyacı” düşman olarak gördükleri Müslümanlara yansıtacaklardı elbette. Batı’nın “kıçını yıkamayı” dahi bilmediğini bilmiyor olmaları değil onlardaki vahametin sebebi; tam tersi “Batı kıçını yıkamıyorsa onda bir sebep vardır!” deyip kendi kıçlarını yıkamaktan vazgeçecek hâle gelmeleri ve giderek kıçlarından başlayarak kokmaya başlamalarıdır karşı karşıya kaldığımız trajik saldırganlığın sebebi.

Başta hükümet olmak üzere herkes koronadan en az hasarla nasıl kurtuluruz diye bir şeyler yapmaya çalışırken, her gün Müslümanlara vurmayı görev edinen bu cahil azgınlar sürüsünün bir istisna olmadığını, bunun, tam da Batıcıların, Batı’nın çöküşü karşısında dile getirmekten ölesiye korktukları bir hayâl kırıklığının Fetövari bir dışavurumu olduğunu gözden kaçırırsak bu azgınlığın gerçek sebebini anlamakta zorlanırız.