Korona Günlerine Filmlerle Bakışa Devam… Ya da Bilim Kutsal Bir İnektir!

Posted on Nisan 27, 2020

0


“Ölüm diye bir şey yok. Sadece ölüm korkusu var. Bu dehşetli bir korkudur. Bazen insanlara yapmaması gereken şeyleri yaptırır. Ölümden korkmamayı başarsaydık her şey ne kadar farklı olurdu… İnsan hep başkalarına karşı savundu kendini. Başka insanlara, doğaya karşı… Durmadan doğaya karşı güç kullandı. Sonuç: Güce, şiddete, korkuya ve bağımlılığa dayanan bir uygarlıktan başka bir şey değil. “Teknik İlerleme” dediğimiz şeyin bize getirdiği tek şey konfor oldu. Bir tür hayat standardı… Ve bir de gücü korumak için gereken şiddet araçları. Vahşiler gibiyiz! Mikroskobu, cop gibi kullanıyoruz. Hayır, yanlış. Vahşiler maneviyata daha çok önem veriyor! Önemli bilimsel bir buluş mu yaptık onu hemen kötülüğe alet ederiz. Hayat standardına gelince, bir zamanlar bilge bir kişi gerekli olmayan şey günahtır demişti. Ve eğer bu doğruysa uygarlığımız baştan aşağıya günah üzerine kurulmuş demektir. Korkunç bir uyumsuzluk edindik. Maddi ve manevi gelişmemiz arasında bir dengesizlik söz konusu. Kültürümüz bozuk. Yani uygarlığımız. Temelde bir bozukluk var, oğlum.”[1]

Şair, Allah vergisi bir sezgiyle, gidilen yola dair bir “görü”ye sahip olan kişidir. Belki de bu yüzden sanat, genellikle, felsefeden ve bilimden daha önce o yolun izlerini görmeye/kazımaya başlar. Mesela Geç Gotik / Erken Rönesans dönemi sanatı, sonrasında ortaya çıkacak olan modern insan ve kâinat tasavvurunun izlerini felsefe ve bilimden çok önce inşa ve ifşa etmeye başlamıştı. Bu anlamıyla sanat, gelmekte olanın soluğunu duyuran bir kâhin gibidir aynı zamanda.

Modernliğin, sonuçlarıyla yüzleşmesi de büyük oranda sanatta modernizmin üretimleriyle başladı. Edebiyattan resme, müziğe, mimariye ve elbette son ve hem en büyük şiir hem de en soysuz çöplük olabilen film sanatına kadar… Ultra-modern çağların ve özellikle bilimin ve teknolojinin geldiği son aşamanın sancıları da genellikle ilk olarak filmlerde kendini gösterdi. Lang’ın Metropolis’i henüz yirmilerde çağımızın ana krizlerinin pek çoğunu afişe etmeye başlamıştı bile…

Korona salgını ile birlikte başlayan sorgulamalarımız, pek çok filme başka gözle bakmamıza da vesile oldu. Birkaç ay önce izlediğim ve beğendiğim, Jessica Hausner adlı Avusturyalı bir kadın yönetmenin çektiği Little Joe / Küçük Joe (2019) filmi, yakında tekrar izlediğimde, korona virüsle uğraştığımız bu günlerde çok daha anlamlı geldi bana.

little-joe-1

Film, çocuklarımıza büyük bir coşkuyla önerdiğimiz kimi uzmanlık alanlarının “tehlikesi” üzerine ciddi bir düşünme çabasıydı aynı zamanda. Çağın mesleklerinden sayılan ve ciddi bir prestij biriktirmeye başlayan genetik mühendisliğinin ne menem bir şey olduğunu değil sadece; ama aynı zamanda bu uzmanlık alanının içinde bulunduğu modern bilim anlayışının zavallılığı üzerine düşündüren son derece ciddi bir film Küçük Joe.

Doğrusu ben, Semih Kaplanoğlu’nun Buğday filminin, adı anılsın ya da anılmasın bir iki yıldır dünyadaki pek çok genç yönetmene ilham olduğunu düşünenlerdenim. Buğday‘ın, “genetik müdahalelerin” tekniği, bilgisi, etiğine direk ontoloji üzerinden yaptığı derin kazının bir benzerini Avusturyalı genç bir yönetmende görmek dert sahibi sanatçıların arttığını ve şairlerin, yeni çağın problemlerini “bilimcilerden” çok daha hızlı fark ettiğini göstermesi açısından kayda değer bir umut bana kalırsa.

buğday

Çiçek ıslahı için uğraşan bir genetik mühendisi ekibi konu ediliyor filmde. Amaçları, insanlara bağlılık ve mutluluk hissi verecek bir çiçek üretmektir. Genetik müdahale ile kısırlaştırdıkları ve mutluluk hormonlarını harekete geçirecek şekilde “tasarladıkları” çiçek, beklendiği gibi davranmaz…

Modern bilimin ve onun azgın evladı olan “teknolojinin” en temel problemi fıtratla oldu her zaman. Zira modern düşünce bizatihi insan fıtratının bir tür yer-değiştirme ile dönüşüme uğratılması demekti ve bu sürece sırasıyla Tanrı, âlem ve insan tasavvurlarındaki dönüşüm eşlik etti. Merkeze gelen “birey”, hümanizm çağını ilan ediyordu! Hümanizm, adının çağrıştırdığı bir “insancıllığı” değil, insanın yavaş yavaş fıtratını yitirmesi anlamına geliyordu aslında. Fıtratını yitiren insan, üzerine hegemonyasını kurduğu her şeyin fıtratını değiştirme hakkını kendinde buluyordu. Ancak, fıtrat, bir yandan da “direnme” hakkını kullanmak demekti. Ortaya çıkan şey, “tasarlanan” şeyin amaçlandığı şekliyle davranmadığı bir tür meydan muharebesi sahasıdır. Genetik mühendisleri ya da bilim ve teknolojiyle iştigal edenlerin çoğu kökten-kötü değiller elbette; onların asıl “kötülüğü”, birkaç değiştirilebilir parametrenin, “bütünü bozmadan” spesifik özellikleri değiştirebileceğine olan inançlarındadır. Bu durum, amaçlanan iyiliğin (filmde olduğu gibi insanları mutlu edecek bir çiçeğin) bir bütünün yapısında beraberce inşa olan bir şey değil, kimi tekil unsurların ortaya koyduğu “ayrık özellikler” olduğuna inanmak demektir aynı zamanda.

Modern bilim, “bütün sistemin”, yani kâinatın, yani küçük kâinat olan insanın, sınırlı sayıda parametrelerle “bilinebileceğine” olan inanç üzerine inşa edildi. Kieslowski’nin Dekalog‘unun birinci bölümündeki babanın, tüm iyi niyetine rağmen bir buzlanma olayını, birkaç parametrenin kontrolüne indirgemesi gibi… Uygulama sahasındaki “pratik kullanışlılığı” sebebiyle, bilemediklerini “ihmal edilebilir” sayıp dışa atan bu yaklaşım, canlıların fıtratını belirleyen şeyin, tümüyle maddi ve belirlenebilir parametrelerle inşa edilebilir olduğuna iman eden bir bilim anlayışı gerektiriyor. Bu durum, fiziğin meta-fizikten, biyolojinin ontolojiden, psikolojinin ruhtan (kıymetli bir dostum, psikoloji için “ruh yoktur demek için uydurulmuş bir bilimdir!” derken çok haklıydı aslında) ayrışması demekti aslında. Her şeyin maddi/ayarlanabilir parametrelerle anlaşılabileceğine olan bu iman, ister Newtoncu, isterse de kuantumcu olsun, bir tür “maddi determinizmi” ilkesi yapan bir bilimi gerektirir.

little joe 2

Küçük Joe filmindeki genetikçilerde de, Dekalog‘un birinci bölümündeki yapay zekâ ile uğraşan babada da ve yakın zamanda izlemeye başladığım Devs adlı dizideki dahi elektronikçi ve bilgisayarcılarda da gördüğümüz şey tam da bunun kibridir. Bu kibir, illa karakter olarak dışavurulan bir şey değil, insana ve varlığa bakışınızdaki cüretkârlıkta ortaya çıkan bir yaklaşımın ismidir: Fıtrata müdahale etme hakkı… Buğday‘da “Hakikat-i Muhammediye”ye bir telmih olarak okunabilecek olan ve Allah’ın isim ve sıfatlarıyla varlığa her daim “müdahil” olduğu gerçeğinin bir karşılığı olan “insan parçacığının” yokluğunun ortaya çıkardığı yaklaşımdır işte bu bilim anlayışları. Parçala; genlerin/birimlerin her birine bir “özellik” atfet; birimlerin birini değiştirmekle o birime atfettiğin spefisik özellikleri “bütüne zarar vermeden” değiştirebileceğine iman et! Aşk mı, onu şu gen yapıyor; iman mı, şu gen iman geni; vatanseverlik mi, al işte o da şu gende saklı! Alın size modern bilim ve teknolojinin analizci mantığı… Ne Buğday‘da, ne Küçük Joe‘de, ne Dekalog‘da, ne de âlemi “mekanik, deterministik bir durum makinesi olarak tanımlayan ve buna bağlı olarak geçmişi ve geleceği bilebileceğini” iddia eden Devs’te durum oradaki bilim adamlarının istediği gibi gerçekleşmiştir. Zira varlığın “tevhîdî” yapısı, parçalanmaya direnir…

Küçük Joe filminde, en dikkat çekici kısım, “üreme ile ilgili fıtratına müdahale edilmiş” olan bitkinin, bu “görevini” başka şekilde yürütmeye çalışmasıydı. Yönetmen, bir yandan modern bilimin en temel  problemlerine keskin bir bakış atarken, öte yandan, filmdeki genetik mühendisi kadının düzenli olarak gittiği psikiyatri seanslarındaki “psikanalizi” içten içe  afişe etmektedir. Bu anlamda, yönetmenin, psikanalizi, modern “deterministik” bilimin dışına çıkmaya çalışırken, belki de ruha yönelik kabızlığı sebebiyle her seferinde içeri geri yuvarlanan bir bilim olarak tasavvur etmesi hakikaten en ilginç dokunuşlardan birisiydi.

Filmi izlerken dikkatimizden asla kaçmayacak bir şey var: Kurosawa’nın Dreams/Düşler (1990) filminin bazı bölümlerinde  ve Maya Deren’in Meshes of the Afternoon(1943)  filmindeki müzik ve ses kullanımıyla Küçük Joe’dakiler hemen hemen aynı. Biraz araştırmayla filmin müzik yönetimini yapan kişinin Maya Deren’in de bir dönem kocası olan bir Japon müzisyen olması, Jessica Hausner’in, müzik seçimlerini de filmin hâliyle çok bağlantılı olarak yaptığını gösteren, bilgili ve gelecek vaat eden bir yönetmen olduğunu gösteriyor.

about endlessness 3

Korona günlerinde bahsetmemiz gereken bir başka film, Roy Andersson’un About Endlessness / Sonsuzluk Üzerine (2019) filmi olabilir. Andersson, sinemanın bana kalırsa yaşayan en özgün yönetmenlerinden birisi ve hemen her filminde “hayatın şiirinin kaçışını” dert edinen önemli bir şair. İkinci Kattan Şarkılar (2000) filminde bir metaya dönüşmüş olan dinin ve tabii ki insanın, yirmi yıl sonra Sonsuzluk Üzerine filmiyle, “tümüyle elden kaçtığını” acıklı ve hüzünlü bir dille ifşa ediyor.

– İnancımızı kaybettiğimizde ne yaparız?

– Üzgünüm, fakat kapatmak üzereyiz!

– İnancımızı kaybettiğimizde ne yaparız? Dr. Lindh ile görüşmeliyim!

– Maalesef ofisi kapatıyoruz, Dr. Lindh evine gidiyor.

– Lütfen, İnancımızı kaybettiğimizde ne yaparız?

– Kusura bakmayın ama kapatıyoruz, bir sonraki randevunuz haftaya.

– Dr: Otobüse yetişmem gerekiyor, üzgünüm ama otobüsü kaçıramam.

İnanca dair çığlıklarımızın bir karşılığı yoktur artık! Ne bilim, ne doktorlar ve hatta ne din adamları buna bir cevap verebilecek durumdadır! Andersson, Avrupa’nın “refah merkezi” İsveç’in ve genelde de Avrupa toplumlarının o refahının maliyeti üzerine düşündüğü filmlerinin bu sonuncusunda, tam da dün yaşadığımız (İsveç’te korona tedavisi edilmeyen vatandaşımızı ülkemiz özel uçakla İsveç’ten alıp Türkiye’ye getirdi) türden olayların sebeplerini anlamaya çalışıyor. Şiirini yitirmiş, bir inanç ve aşk derdi olmayan bir “uygarlığın”, merhametini, insanlığını ve tüm güzel hasletlerini yitirip birer robota dönen mensuplarını… Otobüste ağlayan adama “Derdin varsa evde de ağlayabilirsin; neden bizi rahatsız ediyorsun!” diyen insanların nasıl oluştuğunu… Güzel olanı fark etme güzelliğini yitirmiş bir toplumu…

about endlessness 2

Andersson, bu son filminde adeta bir Chagal uyarlaması yapmış gibi… Her yönüyle manevi bir çöküntüye dönüşmüş topluma gökyüzünde süzülerek bakan iki âşık, bir anlamda bir umudu, bir şiir hasretini deşifre ediyor…

Hem Andersson’un hem de Hausner’in filmlerinde dikkat çeken şey, çok keskin biçimsel tercihler. Andersson’un genelde uzak çekimli sabit planları da, Hausner’in sakince hareket eden kamerası da, filmleri birer hâl tercümesine dönüştürüyor: Andersson “ruhunu yitirmiş bir toplumun posasını” gösterirken, Hausner, mekânda ve zamanda biriken gerilimi ifşa ediyor…  Elbette Andersson bu işin sinemadaki en önemli ustalarından birisi; ancak Hausner’in de yaptığı şeyin son derece şuurunda olan bir yönetmen olduğunu söylemeden geçmeyelim.

offrett

Yazımızı yine Kurban‘dan bir “öneriyle” bitirelim… Bu öneri modern bilimin bütün o kibirli  karmaşıklığının ortasında sade, tevazu ve iman dolu bir öneri… Sanırım, dünya tam da böyle bir şeylerle fıtratına dönecek…

Bir zamanlar, çok uzun yıllar önce bir Ortodoks manastırında yaşlı bir keşiş yaşarmış. Adamın adı, Pamve’ymiş. Bir ağacın yamacına kuru bir ağaç dikmiş. Aynı bunun gibi. Genç bir öğrencisi varmış. Öğrencisinin adı Ioaan Kolov’muş. Ona bu ağaç canlanıncaya kadar her gün buraya gelip sulayacaksın demiş. Ioann, her sabah erkenden bir kovaya su doldurup manastırdan çıkarmış. Dağa tırmanır ve suyu kurumuş ağacın dibine dökermiş. Akşam olup karanlık çökünce de manastıra geri dönermiş. Bu üç yıl sürmüş. Günün birinde yine dağa tırmanmış ve ne görsün koca ağacın her yanında çiçek açıyormuş. Ne dersen de, bir yöntemin, bir sistemin kendine göre meziyetleri vardır. Bazen kendi kendime şöyle derim: Eğer biz de her gün tam aynı saatte bir ayin yapar gibi belirli bir davranışı hiç değiştirmeden sistemli olarak yinelersek dünya çok farklı olur, bir şeyler değişirdi. Değişmesi gerekirdi. Bir kişinin her sabah aynı saatte kalktığını düşünelim. Mesela saat tam 7.00’da.Banyoya giriyor, musluktan bir bardak su dolduruyor ve suyu tuvalete döküyor. O kadar!”                  

[1] Bana kalırsa “tüm sanatlarda” yirminci yüzyılın en büyük şairi olan Andrei Tarkovsky’nin “vasiyet filmi” sayılabilecek olan  Offret/Kurban(1986) filminin başlangıcında Alexander’ın oğluyla “monologundan”…