‘Guru, Kendisinin En Sadık Müridi Hâline (mi) Gelmişti’?

Posted on Mayıs 7, 2020

1


Twitter kullanmasam da, kimi zaman “Şu konuda ne düşünmüş acaba?” diye merak edip baktığım birkaç Twitter hesabından birisidir Haşmet Babaoğlu’nun hesabı. Babaoğlu’nu, duruşu, “Kemosol” adını verdiğim tayfaya genellikle “hak ettikleri cevabı hak ettikleri sertlikte” vermesiyle takdir ederim; bunu kendisi de bilir. Bugün, Babaoğlu’nun Twitter hesabında, yıllar önce okumuş olduğum bir kitaptan tek cümlelik bir alıntı vardı ve o alıntıdır bana bu yazıyı yazdıran… Geoff Dyer’in Zona adlı kitabından (Tarkovsky’nin Stalker filmi üzerine, kapsamlı ama ‘hakikatinde’ pek de dolu olmayan bir kitap) yaptığı alıntıda şöyle diyordu Dyer: “Guru, kendisinin en sadık müridi hâline gelmişti.[1]

stalker1-1

Zona’yı, yıllar önce, film sanatı ve sanat hakkındaki görüşlerini çok önemsediğim Mutlu Kurnalı kardeşimin, “Abi, Stalker hakkında bir kitap var, kitap ilginç ama bizim katılmayacağımız pek çok yönü de var!” önerisiyle okumuştum. Evet, emek sarf edilmiş, Stalker‘ı sahne sahne (ki bir ‘film’ üzerine düşünmenin en kötü yoludur bu!) “analiz” etmeye çalışan bir kitaptı. Alıntıladığımız kısım, daha önceki filmlerinde “klişelere saplanmamış” Tarkovsky’nin, Stalker sonrası iki filmi Nostalghia ve Offrett/Kurban filmlerinde “kendisini taklit etmeye” ve klişeler üretmeye başladığı iddiasına dayanıyor. Yazar, alıntıladığımız sayfada Wenders’in ve Bergman’ın, Tarkovsky’nin son dönem (toplam yedi filmi olan ve her filmi, tek bir ‘büyük filmin’ bir durağı olan birisinin ‘son dönem’ filmlerinden bahsetmek de epey komik bence) filmleriyle ilgili yorumlarını kendi yorumuna şahit kılıyor. Bergman’ın “Tarkovsky’nin, artık Tarkovsky’yi taklit ettiği” ile ilgili sözleri ve Wenders’in, Nostalghia için kullandığı “Tarkovski’nin sanki tırnak içine alınmış gibi bazı tipik anlatı araçlarını ve planlarını kullandığını” iddia ettiği cümleleri Dyer’in kendi tezini desteklemek için kullandığı argümanlardan bazıları…

offret 2

Ben başka eklemeler de yapayım ki birazdan getireceğim eleştirinin bağlamı belli olsun… Bela Tarr da Tarkovsky’nin Stalker dâhil son üç filmi için benzer cümleler kullanmıştı bir zamanlar. Peki, bu cümlelerdeki ortak unsur nedir? Bu cümlelerdeki ortak unsur, sanatın “amacı”, formu ve sürekliği ile ilgili, bu cümleleri kuranların düşünceleriyle Tarkovsky’nin düşünceleri arasındaki ciddi farklılıktan kaynaklanan bir hoyratlık bana kalırsa… Aslında kendisi de “hep aynı filmi çekmiş” Bergman’ı ve Tarr’ı ayırarak, Wenders’in en temel probleminin zaten bu “‘klişe dışına çıkma gayretinin klişelerine’ fazlaca tutunarak son derece önemli bir yönetmenden vasat bir yönetmene dönüşmesi” olduğunu görmek lazım. Aynı eleştiriyi yapan her üç yönetmen ve onlardan ikisini kendisine şahit kılan Dyer’in de en temel problemleri sanatın neliğine dair Tarkovsky ile olan uzlaşmaz farklılıkları ve bu konuda bizatihi kendisi post-modern bir klişeye dönmüş olan anlayışlarıdır…

offret

Tarkovsky, Ozu gibi, Paradjanov gibi, Bresson gibi, estetik bir geleneğin ve “aynı vav harfini ömür boyu daha güzel çizmekle uğraşan bir geleneksel sanat ustasının” ya da aynı ikonayı dönüp dönüp boyayan ama her seferinde biraz daha derine kazıyan bir Bizans ikona ressamının tutumunu kendisine ilke ediniyor. Bu ilke, aynı kişisel hayatı gibi, son derece “dindarlaşan” bir sanat anlayışı demek aslında. Batı’daki “moda” sanat anlayışları tarafından aforoz edilen bir anlayış… Tarr’ın, Tarkovsky’nin sinemasının, son filmlerinde “dindarlaşmasından” şikâyet ederek filmlerinin “kötüleştiğini” iddia ederken de; Bergman’ın, aslında son derece saygıdeğer olan “Tanrı ile samimi ve trajik ‘kavgasının'” ve bu yüzden de durulmaz bir “çelişkinin” karşılığının bir benzerini Tarkovsky’de beklerken de; Wenders’in, son derece post-modern “ne olsa giderliğinin” bir karşılığını Tarkovsky’ye yedirmeye çalışırken de; kökten-seküler tayfanın, “dindarlaşmak” ve “bulmuş olmaklığın kibriyle itham ederek” hakaretlere maruz bıraktığı Semih Kaplanoğlu’nu eleştirirken de yaptığı şey tam da aynı şeydir aslında: Seküler, “durulmayan” ve “durulmamaya, kavga etmeye, çelişkiye, bir yerde karar kılmamaya bir ilke ve değer atfeden” sanat anlayışı… Ve bu sanat anlayışında “geleneksel” olanın ilkelerinin ve o ilkelerin “ürettiği” formların yeri yoktur. Bir divan şairi o yüzden “klişeler üretmekle” suçlanır; Nakkaş Osman gibi nakkaşlar, “çağdaş” ve “ilerici” olmayıp, geleneksel olanı her seferinde yeniden üretmekle itham edilirler ama karşılığında Levni’lerin “ilericiliğinden” dem vurulur…

stalker1-1

Şimdi Tarkovsky’ye son iki filminde “ne olduğu” üzerine birkaç kelâm edelim… Tarkovsky, aslında ilk filminden itibaren, kendisine bir form arıyordu ve o formun izlerini Solaris‘ten, Andrei Rublev‘den, Ayna‘dan itibaren veriyordu da… Bu, sanatı oyun, fantezi ya da “her seferinde ‘yeni’ bir şey” üreteceği iddiasında olan bir tanrılık iddiasının çıktısı değil, Allah’ın ona verdiği yeteneği, “o yeteneğin nereden geldiği” şuuruyla yine O’nun için kullanma şiarından başka bir şeyi dert etmeyen bir “kul” tutumudur. “Sanatta özgürlükten bahsettiklerinde gülüyorum; bir sanatçı bir sanat eseri ‘yaratmaya’ kalktığında kendisini sonsuz bağlarla bağlı bulur” derken, Tarkovsky, o bağların sanatçının hakikat yolcuğunun olmazsa olmaz ilkeleri olduğundan dem vuruyordu pek tabii… Hakikat sanatçısı, mesela, aslında son derece “Batılı” bir şair olan Bergman’ın yaptığı gibi “kavganın bizatihi kendisini” muhkemleştirmek yerine, “karar kılacağı” bir form arayışına soyunur ve o formda dünyanın en inatçı kişisine dönüşebilir. Bu da, Dyer gibiler tarafından “kendisinin müridi olmak” suçlamasıyla karşılanabilir… Ama Tarkovsky için son derece önemli ve “değişmez” bir ilke vardır: İlkelerine bir kez ihanet etmek, hayata karşı lekesiz tavır almayı imkânsız hale getirir. Bu yüzden Tarkovsky için ciddiye alınacak örnekler Bergman, Wenders ya da Tarr’dan çok (her üçünü de çok önemseyen, ilk ismi film tarihinin gelmiş geçmiş en önemli ikinci/üçüncü yönetmeni olarak gören, üçüncü ismi yaşayan en önemli yönetmenlerden birisi olarak tanımlayan birisi söylüyor bunu) Bresson ve Ozu gibi şairlerdir… Zaten tam da aynı sebepten dolayı, mesela bizim sinemamızın iki dev isminden Nuri Bilge Ceylan’ın sanatı giderek hakiki sanattan uzaklaşıp, her daim değişen bir oyuna dönüşürken, Semih Kaplanoğlu’nın filmleri hakiki sanata her seferinde biraz daha yaklaşır… İlkelerin farklılığı meselesi…

Haşmet Babaoğlu’nun, hangi sebeple o cümleyi alıntıladığını bilmiyorum ama o cümle benim için, sanatın “hakikati” ile içerik ve form arasındaki uyuşmanın nasıl sağlanacağı üzerine kışkırtıcı bir soru oldu aynı zamanda… Zaten “Tarkovskici” olarak bilinen birisi olarak, “Enver Gülşen için varsa yoksa Tarkovsky’dir, ondan başka bir şey bilmez!” ithamının sabitlenmesi pahasına bu notları düşmek istedim. Sanatta hakikat arayışı, her daim yeni bir oyunun peşinde koşmak değil, “vav harfini ‘hakikatiyle’ çizebilmek için ömrünü verebilecek bir ‘karar perdesi’ arayışı” demektir nazarımda. Tarkovsky’yi sevmemin de Semih Kaplanoğlu’nu çok takdir etmemin de, Bresson’a, Ozu’ya bayılmamın da temel sebebi işte tam da budur, vesselam…

[1] Geoff Dyer: Zona (2014: Everest Yayınları: Çev. Cem Alpan